MUZAFFER TEKİN’DEN GAZETECİ ARSLAN TEKİN’E MEKTUP
Adamlar hem ‘tutuklu’, hem en bariz ‘tetikçi’?!
?Ergenekon? kilit kavram. Eskiden ?irtica? kilit kavramdı.
Bu köşede kaç defa sormuşumdur:
?Allah rızası için biri çıksın şu ?irtica? ne manaya geliyor, kimler mürtecidir, bir açıklasın.?
Şimdi ?irtica? gitti, ?Ergenekon? geldi.
Yine soruyorum:
?Allah rızası için biri çıksın şu ?Ergenekon? ne manaya geliyor, kimler Ergenekoncudur, bir açıklasın.?
Aşağıdaki bir prototip yazı… Kimin kaleminden çıktığı mühim değil; belli kesimler, kendilerini ?hâkim güç? gördükleri için istedikleri gibi kavramları eğip büküyorlar ve ?suç? yelpazesini alabildiğine genişletiyorlar:
?Ergenekon dediğimiz yapı ve amaçları tahminlerin de ötesinde, tıpkı bir ahtapot gibi fikirler üzerinden de tahakkümünü sürdürmek istiyor. Veli Küçük gibi, Muzaffer Tekin gibi en bariz tetikçi ve azmettiricileri deşifre etmek kolay. İşin zor kısmı bundan sonrası. Darbecilerden basın kahramanı yaratmaktan tutun, ülke totaliterleşiyor demeye kadar esen bu Post-Ergenekon süreci çok daha sinsi ve deşifresi zor. Üstelik Batı üzerinde de etkili. O nedenle daha yolun başındayız ve bu sinsiliğe karşı uyanık olmazsak her şey eskiye dönebilir…?
Veli Küçük ve Muzaffer Tekin…. ?En bariz tetikçi ve azmettiriciler?…
Bu iki zat beş yıldır tutuklu… Dikkat: ?Mahkûm? değil ?tutuklu?… Demek ki suç sabitleşmemiş.
Yazıda iki isim verildiği için bunları örnek aldım. (İkisini de tanımam. M. Tekin?le akrabalığım yoktur!) Yüzlerce insan içeride… Suçlarının ne olduğunu bilmeden yatıyorlar.
Eskiden evde toplanıp kitap okuyanlar ?irticacı? diye derdest edilirlerdi. Şimdi, dost meclislerinde ?Ne olacak bu memleketin hâli?? diyenler ?Ergenekoncu?…
Bu işleri takip eden bir hukukçu lütfen bana izah etsin. İsimleri verilerek iki kişi ?en bariz tetikçi ve azmettirici? ilân edilmiş. Bu tür yazıyı okuyanlar, haberleri dinleyenler, yalanlanmadıysa ?doğrudur? mantığıyla, bunlara ?katil? gözüyle bakmazlar mı?!
?Tutuklu? olan; ?katil?, ?azmettirici? gibi sıfatlarla suçlanabilirler mi? Kanunlar cevaz veriyor mu?
Bunlar veya başkaları… Gerçekten suçları varsa çeksinler cezalarını ama adamlar tutuklu be kardeşim! Ortada kesinleşmiş bir şey yok.
Bence bu kişiler hakkında iddia hazırlayan savcılar duruma müdahale etmelidir. Hak, hukuk bunu gerektirmez mi?
Sözlerim, sadece ?Ergenekoncu? denenler için değil; KCK?dan, Balyoz?dan, daha başka ?mücerret? suçlamalardan tutuklananlar için de geçerlidir.
İsimleri ?bâriz? verildiği için, bu iki kişiyi örnek aldım.
(Bâriz: Çok belirgin, aşikâr, açık anlamınadır. Yukarıdaki yazıyı yazanın da kelimeye vâkıf olarak kullandığını düşünmüyorum. Bu sıra moda bir kelime; bir dizi filmden dolayı!)
***
?Ergenekon? diye bir örgütün olmadığını belirtmek için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ?Nerede, gösterin bana gideyim üye olayım? demiş, Başbakan Recep T. Erdoğan şu cevabı vermişti:
?Git Danıştay?ın 2. Dairesi?ne orada gör. Diyarbakır?ın karanlık sokaklarına git, bir gece vakti ensesine kurşun sıkılanların izinde aradığını bulursun. Çorum?a git, Sivas?a git, Kahramanmaraş?a git, Gazi Mahallesi?ne git, kanlı 1 Mayıs?ın yaşandığı Taksim?e git oralarda aradığının izlerini bulursun. Orada zaten onların üye kayıt büroları var. Hemen orada seni kaydederler. Hiç birini yapamıyorsan Dersim?e git. Benim oradaki kardeşlerime sor, akrabalarına sor onlar sana anlatırlar. Eski genel başkan avukattı, yeni genel başkan işi üyeliğe kadar götürdü. Anamuhalefet partisinin genel başkanının bir örgüte üye olma arzusu karşısında vatana, millete hayırlı olsun diyemiyorum. Çetelere, mafyaya, karanlık süç örgütlerine hayırlı olsun diyorum.? (A.A., 16 Şubat 2011)
Başbakan ?Ergenekon? u tarif mi etti, yoksa o da ?Ergenekon yoktur? demek mi istedi kestiremedim!
Eskilerden ?irtica? tarif edilirken çok geniş bir daire çizilir, içine ne atarsan giderdi.
?Ergenekon? tarif edilirken de geniş bir daire çiziliyor, içine, işine gelmeyen her şeyi atabiliyorsun. ?İrtica? ithamıyla, ?Ergenekon? ithamı arasında en ?bâriz? fark, ?irtica? ithamcıları adamları hapse atıp senelerce tutmazlardı…
Ya neo-ithamcılar?
Allah korusun!
10 Şubat 2012 / Arslan Tekin / Yeniçağ
?Ergenekon?dan tutuklu Muzaffer Tekin?in mektubu
Muzaffer Tekin, ?Ergenekon? davasından beş yıldır tutuklu. Hüküm giymediği için ?masum? kabul edeceğiz.
Mesele ?Ergenekon? olunca bir ?cephe? yaylım ateşi açıyor. Sevmediğiniz, suçlu olduğuna inandığınız insanlar için savcının eline delil olabilecek ne bulursanız verin, hepimiz verelim ama mesnetsiz ateş etmeyin! Benim başından beri söylediğim budur. (Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan bile buna isyan etmiştir!)
En ağır olanı ?Ergenekon? davasından yatanların kişilikleri üzerinde bile çok ağır sözler söylenmesi… Bu satırların yazarı, bütün deliller ?câni? olduğunu gösterdiği hâlde Abdullah Öcalan?a ?câni? dahi dememiştir. Tabiî, ?birisi? gibi, ?kelle alan? deyip şehitlerimizin kemiklerini de sızlatmadım!
(Elimde Şemdin Sakık?ın Togan Yayınları?ndan çıkan ?İmralı?da Bir Tiran Abdullah Öcalan? adlı kitabı var; okuyup bitirdim. A. Öcalan?ın ayağının türabı Sırrı Sakık?ın anne ayrı, aynı yaştaki kardeşi Şemdin, A. Öcalan?a câniliğin ötesinde sıfatlar veriyor! Kitap üzerinde sonra duracağım ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan?ın ?Öcalan çözümlemeleri?yle kıyaslayacağım!)
Mahkeme, ?Ergenekon?dan tutulanların cezasını vermediği hâlde, adamların adını yeryüzünden sildiler neredeyse!
***
Muzaffer Tekin, mektubunu 10 Şubat 2012 günü çıkan (yukarıda ki) yazım üzerine gönderdiğini belirtiyor. Ne demiştim o yazıda:
?Bu köşede kaç defa sormuşumdur:
?Allah rızası için biri çıksın şu ?irtica?ne manaya geliyor, kimler mürtecidir, bir açıklasın.?
Şimdi ?irtica? gitti, ?Ergenekon? geldi.
Yine soruyorum:
?Allah rızası için biri çıksın şu ?Ergenekon? ne manaya geliyor, kimler Ergenekoncudur, bir açıklasın.?
Aşağıdaki bir prototip yazı… Kimin kaleminden çıktığı mühim değil; belli kesimler, kendilerini ?hâkim güç? gördükleri için istedikleri gibi kavramları eğip büküyorlar ve ?suç? yelpazesini alabildiğine genişletiyorlar:
?Ergenekon dediğimiz yapı ve amaçları tahminlerin de ötesinde, tıpkı bir ahtapot gibi fikirler üzerinden de tahakkümünü sürdürmek istiyor. Veli Küçük gibi, Muzaffer Tekin gibi en bariz tetikçi ve azmettiricileri deşifre etmek kolay. İşin zor kısmı bundan sonrası. Darbecilerden basın kahramanı yaratmaktan tutun, ülke totaliterleşiyor demeye kadar esen bu Post-Ergenekon süreci çok daha sinsi ve deşifresi zor. Üstelik Batı üzerinde de etkili. O nedenle daha yolun başındayız ve bu sinsiliğe karşı uyanık olmazsak her şey eskiye dönebilir…
***
Burada Muzaffer Tekin?e cevap hakkı doğmuştur. Mektup uzun, ana noktaları vereceğim. Ekte belgeler de göndermiş. Ancak onlar savcıların ve avukatların işi. Biz okur, bir fikir ediniriz.
M. Tekin diyor ki:
?Özellikle adına Ergenekon denilen soruşturma ve kovuşturma sürecinde, sadece düşman operasyonlarını desteklemek için faaliyete geçen görsel ve yazılı medyalar göz önüne alındığında, görevleri, ellerindeki kirli kalemleri ile insan onurlarını çalmak ve peşinen suçlu ilan etmek olan, gazeteci kılığındaki gladyonun ajan provokatörlerinin mantar gibi çoğaldıkları bir ortamda, azınlıkta kalan, sizler gibi, gerçekten gazetecilik görevi ifa edenlerin varlığını görmek, bu zor günlerimizin en büyük tesellisi
oluyor.
Sayın Tekin, ilk günden itibaren, Ergenekon adı verilen bir örgütün varlığına katiyen inanmıyorum. Böyle bir örgütün varlığında, hem kendime olan inancımı kaybeder, hem de kendimi inkâr etmiş olurum..
Soruşturma ve kovuşturma döneminde ?ERGENEKON? ismi bilinçli olarak seçilmiş, Türk?ün şanlı destanının adı psikolojik savaş aracı olarak kullanılmakla da, tertibin nihai amacının TÜRK DEVLETİNİ hedef aldığının işareti de verilmiştir. (…) Sizin ismini vermeden eleştirdiğiniz, gazeteci kılığındaki kişi, gerçekte, gladyonun medya yapılanmasındaki görevlisidir. Masum insanları itibarsızlaştırma ve yargısız infaz vazifesini yerine getirmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti?nde, namuslu hiçbir insan, Muzaffer Tekin?e ?TETİKÇİ?, AZMETTİRİCİ?, ?TERÖRİST? yaftası yapıştıramaz. Bunları telaffuz edenler, Yunan ordusunu Halife ordusu diye karşılayıp evlerinde gönüllü misafir edenlerin torunlarıdır.
Düşman operasyonunun unsuru olduklarını, WikiLeaks belgelerindeki şu ifadeden anlamak mümkün; ?Türkiye?de ULUSAL DALGANIN yükseldiği ve milliyetçi kesimlerin içinde bulunduğu hareketin kilit ismi VELİ KÜÇÜK olduğu bilgisi.?
Yukarıdaki ifadeler, yıllardır özgürlüğümüzün neden gasp edildiğini ve ahlâkî, hukukî olmayan saldırılara [neden] maruz kaldığımızı açıklamaya yeter. Oslo protokolü ise bizlerin masumiyeti ile haklılığımızın tescilidir. (…)
Hassasiyetinizden dolayı şükranlarımı ve
saygılarımı sunuyorum.?
Muzaffer TEKİN / Silivri Cezaevi
28 Şubat 2012 / Arslan Tekin / Yeniçağ
Oğuzhan Asiltürk: Bazı Harbiyelilerden daha Harbiyeli
Oğuzhan Asiltürk, Milli Görüş siyasetinin en öndeki isimlerinin başında gelmektedir. Türk kamuoyu Oğuzhan Asiltürk?ü ilk kez 1974?de kurulan CHP-MSP koalisyon hükümeti sırasında bakan olarak tanımıştır. O günden bugüne Asiltürk, Türk siyasetinde ve Milli Görüş çizgisinde hem önemli ve belirleyici ancak tercihi düşük profilli bir aktör olmayı tercih etmiştir. Gerçi Milli Görüş hareketi içinde Erbakan?a vekaleten veya ondan sonra hiç genel başkan olmamış, genel başkanlık iddiasında bulunmamıştır ancak tartışılmaz bir ağırlığı olmuştur. Bugün de o tartışılmaz ağırlık devam etmektedir.
Birkaç gün önce Oğuzhan Asiltürk Habertürk televizyonunda Balçiçek İlter?in programına çıktı. Bu programa neden olan şey Oğuzhan Asiltürk?ün ?Ergenekon ile Türk Ordusunda anti-Amerikancı milliyetçi subaylar tasfiye ediliyor? açıklaması idi. Bazı çevrelerde tartışma yaratan ve Oğuzhan Asiltürk?e saldırılarda bulunulmasına neden olan bu açıklamaya anlaşılan ?açıklık? getirmesi için Balçiçek İlter, Asiltürk?ü davet etmişti.
Bir politikacının Milli Görüş siyasetinin önde gelen bir ismi olması TSK ile arasının iyi olmaması için başlı başına bir nedendir. 12 Eylül ve 28 Şubat?ta Milli Görüş geleneği TSK?dan ağır darbe yemiştir. Oğuzhan Asiltürk programda hayatından anekdotlar anlattı. 12 Eylül sonrasında askeri hapishanede yatarken, bir gözünde olan % 20 görme kaybının engellenebilmesi için ilaç kullanıyormuş. Ancak askeri hapishanenin kurallarına göre Asiltürk?ün kullandığı ilacın içinde bulunan bir maddeyi içeren ilaçların kullanılması yasakmış. Asiltürk çok ısrar etmesine ve ailesi ilacı getirmesine rağmen kullanmasına izin verilmemiş. Asiltürk hapishaneden çıkarken bir gözünde görme kaybı % 80?e çıkmış. Pratikte bir gözünün kör olduğunu söyleyebilirsiniz. Askerde çavuşundan tokat yinenin demokrasi kahramanı ve ordu düşmanı olduğu bir dönemde askeri müdahalelerden siyasi ve kişisel anlamda zarar görmüş bir siyasetçi olarak Oğuzhan Asiltürk?ün Ergenekon davası ile ilgili tespiti önemlidir.
Asiltürk şöyle demektedir: AKP hükümetine karşı darbe yapmakla suçlanarak tutuklanan subaylar vatansever ve milliyetçi oldukları ve ABD?nin önümüzdeki günlerde İran?ı işgaline karşı çıkacakları için Ergenekon operasyonlarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri içinde vatansever askerlere karşı komplo kurulmuştur. Asiltürk programda son sözleri olarak ?Ergenekon, altını çizerek söylüyorum Türk ordusunda TSK içinde Amerikan karşıtlarının tasfiyesidir. Nokta ve bir de ünlem koyuyorum. Başka bir şey değildir. Çünkü aynı olaylar içinde şu anda Silahlı Kuvvetlerin içerisinde bir kısım insanlar var. Ama Amerikan karşıtlarını alıp ortadan kaldırmak isteniyor. Sebebi de Amerika?nın İran?a olası müdahalesinde orduyu kendi istedikleri hale getirmektir. Ama şerefli Türk Ordusu oyuna gelmez diye düşünüyorum? demiştir.
Oğuzhan Asiltürk?ün bu sözlerinin bir çok açıdan önemi vardır. Herşeyi bir tarafa bırakalım, TSK?da bu kadar general, amiral ve üst rütbeli subay tutuklanırken, NATO ve ABD?den ?Ne oluyor? Acaba bilgi alabilir miyiz?? sorusunun dahi gelmemesi bence çok açıklayıcıdır. Asiltürk?ün bu açıklamasından sonra ona saldıranlar, ?Ergenekon operasyonu bir NATO-ABD kararının uygulanmasıdır? diye yazan Hasan Cemal, Prof. Dr. İhsan Dağı, Yasemin Çongar, Ergun Babahan, Bülent Orakoğlu, Ali H. Arslan aynı tespiti yaptıklarında neden susmuşlar hatta alkışlamışlardır.
Bence Oğuzhan Asiltürk?ün bu duruşunun bir başka önemi de son yıllarda Harp Okulu ve Harp Akademisinden mezun oldukları halde iktidarın parti okulundan mezun olmuş gibi televizyonlarda konuşan ?eski? Harbiyelilerden daha Harbiyeli olduğunu göstermesidir. Ne de olsa Asiltürk, 2220 sene önce Türk Ordusu?nu kurumsallaştıran Oğuzhan?ın ismini taşıyor.
Öte yandan herhalde 28 Şubat rezaleti ile Türk milleti ve Türk Ordusu arasında güven ve sadakat krizine neden olduktan sonra iktidara danışmanlık hizmeti sunanlar Oğuzhan Asiltürk?ün kendilerinin gösteremediği bu duruşu karşısında utanmışlardır. Utanmaları da lazımdır. Oğuzhan Asiltürk?e sağlıklı, mutlu ve bugüne kadar olduğu gibi mücadele dolu bir hayat diliyorum.
Ümit Özdağ
Yeniçağ Gazetesi / 16 Şubat 2012
MEDCEZİR PROGRAMI & Av.Zeynep KÜÇÜK

Malum, ülkemiz basını tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor. Aklınıza hemen tutuklu gazeteciler gelmesin, o ileri demokrasinin ayrı bir cilvesi. Kastım dışarıdaki gazeteciler. Televizyonu, gazeteyi her açtığımızda karşımıza çıkan “Misyon gazetecileri”, her koşulda siyasal erk?i destekleyen iktidar sözcüleri.
İktidar?ın rengi hiç önemli değil, bugün bu iktidarın, yarın başkasının…
Nagehan Alçı ve Rasim Ozan Kütahyalı çifti bu anlamda gösterdikleri performansla hem ideal çift hem de ideal tip olarak mümtaz basınımızın alâmetifarikası. Katıldıkları televizyon programlarında psikolojik savaşın tüm unsurlarını kullanarak, kişiler hakkında, iddiadan öteye gitmeyen isnatlarda bulunarak toplumun zihnini bulandırmaktan öte başkaca da bir kerametleri bulunmamakta. Kendilerinin çaldığı, kendilerinin söylediği programlarda neredeyse haftanın her günü vazifelerini ifa ederken, hedefte hep Cumhuriyet, TSK, Atatürk ve iktidar muhalifleri vardır. Tartışmalarda daima karşılarına çıkarılan tipler özenle seçilerek, yapılan gri propagandanın etkili olması amaçlanır. Fakat kazara sağlam bir kayaya çarptıkları zamanda bunlar kadar çabuk dönüş yapan yoktur. İzleyicinin dahi yüzünün kızardığı anlarda sunucu devreye girer hemen farklı bir konuya atlanır, ama dün bu böyle olmadı!
Beyaz TV de yayınlanan ve sunuculuğunu Latif Şimşek?in yaptığı Medcezir adlı programa katılan Av. Zeynep Küçük, Nagehan Alçı ve Talip Doğan Karlıbel?in, babası ve aynı zamanda müvekkili Veli Küçük hakkındaki iddialarına verdiği cevaplarla her ikisinin de tabiri caizse ipliğini pazara çıkarttı.
Veli Küçük’ün Almanya?da yayınlanan bir gazeteye verdiği röportajda “Türkiye de darbe yapılmalı, artık zamanı gelmiştir” şeklinde açıklamada bulunduğunu iddia eden Karlıbel, bu iddiasını gazetenin internet çıktısını göstererek ispatlamaya çalışsa da, Zeynep Küçük ortaya koyduğu delillerle Veli Küçük?ün söz konusu röportajda böyle bir ifade kullanmadığını izleyicilerin önünde ispat etti. Ardından yine Karlıbel?in bir takım banka dekontlarını çıkartarak Veli Küçük?e Almanya?dan para yardımı geldiği iddiası ise yine belgelerin orijinal olmadığı, internet çıktısı oldukları anlaşılınca söz konusu iddianın da bir kalpazanlık mahsulü olduğu gerçeğini gözler önüne serdi.
Programdan önce, sosyal paylaşım sitelerinde Zeynep Küçük ile restleşeceğim önüne şok belgeler koyacağım şeklinde iddialı mesajlar yazan Talip Doğan Karlıbel, Zeynep Küçük?ün söz konusu gazetenin orijinal nüshasını kendisinden talep etmesi üzerine türlü bahaneler ileri sürerek programın sunucusunu dahi çileden çıkarttı.
Talip Doğan Karlıbel’in geçmiş icraatları da hatırlanacak olursa, bu gazete kupürünün de kendi imalatı olduğu anlaşılacaktır. En son şike davasıyla gündeme gelen Karlıbel ürettiği sahte belgelerle kamuoyunca tanınmaktadır.
Nagehan Alçı’nın, Hrant Dink suikastının arkasında Veli Küçük olduğu yönündeki iddialarına yönelik tek bir delil sunamaması ve hararetle ileri sürdüğü bu mesnetsiz iddiayı bir takım dedikodulara dayandırması da kendisini Zeynep Küçük karşısında çaresiz bıraktı. Sözde Veli Küçük Hrant Dink’i arayıp tehdit etmiş, gazetenin önüne gidip beklemiş ve saire ve saire. Bunların hepsinin hayal mahsulü dedikodular olduğu kamuoyunun gözünden eminim kaçmamıştır!
İşin en acı tarafı “Cambaz ipte” denilerek olayın başından beri Hrant Dink suikastının faili olarak Veli Küçük hedef gösterilerek perdelenmesidir. Zeynep hanımın da işaret ettiği bu husus, umarız bir gün dikkate alınır da olayın arkasındaki güç ortaya çıkar.
Nagehan Alçı?nın bir başka iddiası da Veli Küçük’ün Alparslan Arslan ile birlikte aynı karede yer aldığı fotoğraf oldu. Zeynep Küçük söz konusu fotoğrafın Stockholm de çekildiğini ve şahsın Alparslan Arslan olmadığının sadece fiziki benzerliğinin bulunduğunun resmi kurumlarca yapılan teknik incelemelerde ispatlandığını açıklaması da bu iddiayı geçersiz kılmıştır. Bu iddianın uzun zaman önce Ergenekon mahkemesi tarafından açıklığa kavuşturulmuş olmasına rağmen hala gündeme getirilmesi yapılan gri propagandanın bir gereğidir. Amaç zihinlerde şüphe yaratmak!
Zeynep Küçük?ün karşısında iddiaları birer birer çöken Nagehan Alçı, bu seferde Muzaffer Tekin’in Veli Küçük’ün elini öperken çekilmiş olan fotoğrafı gündeme getirerek, kendince bir örgütsel hiyerarşi ortaya koyma gayreti içerisine girince, ekranlarda döndüre döndüre yayınlanan o meşhur fotoğrafın hikâyesini Zeynep Küçük açıklama zaruretinde bulundu. Olayın aslı şöyle;
Veli Küçük ile birlikte görev yapan Albay S.Ö. Muzaffer Tekin’in Kuleli Askeri Lisesinden sınıf arkadaşıdır ve ilerleyen yıllarda da dostlukları devam etmiştir. Bir sohbetlerinde Veli Küçük den bahis açılır ve S.Ö. birlikte çalıştıklarını operasyonlarda birlikte olduklarını ifade ederek Veli Küçük’ün, askerinin önünde giden son derece kararlı ve cesaret sahibi kahraman bir subay olduğunu anlatır. O tarihte Veli Küçük’ü tanımayan Muzaffer Tekin anlatılanlardan sonra, Veli Küçük’ü ilk gördüğüm yerde elini öpeceğim şeklinde ifadede bulunur.
Muzaffer Tekin’i yakın tanıyan birisi olarak sayın Zeynep Küçük?ün yukarıdaki ifadesinin tümüne şahitlik ederim. Muzaffer Tekin, devletine ve bağrından çıktığı TSK ya son derece sadakatle bağlı emekli bir subaydır. Onun için devletin bekası her şeyin üstündedir ve bu duygu, benliğinin tüm zerresine nüfuz etmiştir. Onu tanıyanlar bu gerçeği iyi bilirler. Dolayısıyla vatanın bölünmez bütünlüğü için mücadele etmiş insanlar onun için herkesin önündedir ve arkadaşının şahitliğiyle Veli Küçük de bunlardan birisidir. Bu duygularla kendi kendine söz vermiş ve Veli Küçük’ü ilk gördüğü yerde müsaade isteyerek elini öpmüştür. O fotoğraf, Muzaffer Tekin’in yüreğinde yanan vatan aşkının dışarıya yansıyan bir tezahürüdür.
Neyse düne dönelim!
Maddi dayanaktan yoksun iddiaları Zeynep Hanım tarafından bir bir çürütülen Nagehan Alçı?nın ekranda yüzüne vuran gergin ruh hali dikkat çekiciydi. Programın ilerleyen dakikalarında telefonla yayına bağlanan Hrant Dink’in kardeşi Orhan Dink ve Tomris Özden?in de iddialarına yönelik somut bir katkı sağlayamaması çaresizliğini daha da artırdı. Veli Küçük ile yeraltı dünyasından bir takım isimleri ilişkilendirme gayreti de yine iddiadan öteye gitmedi. Zeynep Küçük bu ilişkilerle ilgili iddialar için dinlenen gizli tanık “Kıskaç” ın mahkemede verdiği ifadenin tamamen yalan olduğunun delillerle ispatlı olduğunu dile getirdi. Nagehan Alçı en iyi bildiği şey olan demagojik üslubuyla da karşısındaki tartışmacının insicamını bozamayınca programın sonuna kadar, bozulan psikolojisinin bir tezahürü olsa gerek, telefonuyla oynayarak gergin bir görüntü sergiledi.
Meydanı boş bulduğunda atıp tutan, kanal kanal dolaşıp insanların, kurumların şerefine onuruna dil uzatan Nagehan Alçı, muhataba cevap hakkı verildiğinde mesnetsiz iddialarının kurbanı oldu. Zahmet edip 1.Ergenekon Duruşmalarını izlemeye gitmiş olsaydı yargılama safahatına bütünüyle hâkim olan Av. Zeynep Küçük?ün karşısına milyonlarca izleyici önünde zaten çıkmazdı!
Demek ki neymiş; Rezil olmamak için ya vicdanlı olacaksın! Ya da tembel olmayacaksın!
Şaka bir tarafa, en büyük gücün haklılık olduğunu dün bir kez daha gördük!
İftiraların sahibi için en kötü yanı, er-geç ortaya çıkmalarıdır. Dün bunu da izledik!
Kürşat Rüstemoğlu / 10.02.2012
Yine Mor Dağlara Duman Çöküyor, Dumanı Dağlarda Kalanlar Bilir…
Saygıdeğer okuyucular;
01.12.2011 tarihli “Taraf” gazetesinde yayınlanan “Mor Dağlara Ne Zaman Duman Çökecek” adlı bir köşe yazısında gazetenin elemanı savcılığa soyunarak şahsımı şaibeli gösterme gafletine düşmüştür.
Birincisi; “Yine Mor Dağlara Duman Çöküyor, Dumanı Dağlarda Kalanlar Bilir” mısralarından bir anlam çıkaramadığını ifade etmiş, doğrudur!
Şayet bedelli askerlik yapmış ise, asker kaçağı ise, vicdani red’çi ise, en önemlisi de sisli, puslu bir havada mevzisinde iken, hangi taraf tan geldiği belli olmayan kahpe bir kurşun ya da bir top mermisi ile yanında ki arkadaşını kucağında şehit vermemiş ise, bu sözlerin manasını nasıl anlayabilir?
İkincisi; Rahmetli, Kaşif Kozinoğlu’nun da bir dostu ile konuşurken bu ifadeleri kullanmasına büyük gizem yükleyen eleman, her komando eğitimi alan askerin, bunu bir “and” olarak ve motivasyon amacı ile her gün defalarca tekrarladığını nereden bilebilir?
Üçüncüsü; Eleman, Rahmetli Kaşif Kozinoğlu’nun, İbrahim Şahin’in hocası olduğunu ve yıllarca dağlarda birlikte görev yaptıklarını bilerek böyle bir yazı kaleme aldı ise, bu elemanın iyi niyetli olduğunu düşünmek ve dürüstlüğünü sorgulamamak da benim için sadece “ironi” olur.
Saygılarımla…
Muzaffer TEKİN
09.12.2011 – Silivri
Söz konusu köşe yazısı:

Atatürk: Aleykümselam
4 Ekim 1911. İtalya ilk sömürgesini oluşturmak amacı ile Libya?nın işgaline başlıyor. Osmanlı Devletinin İtalya ile açık ve kapsamlı bir savaşa gücü yok. Ancak isteyen subayların gönüllü olarak Libya?ya gitmelerine izin verildi. Binlerce subay arasından bir avuç subay gönüllü olarak Libya?ya gitti. Mustafa Kemal, 22 Aralık 1911?de Derne?dedir. Herhalde, Libya?da İtalyan emperyalizmine karşı gönüllü savaşmaya gidenlerin 1913-1938 arasında Türkiye?yi yönetmeleri tesadüf değildir. Arap kabilelerini bir gerilla savaşı için örgütlediler ve İstanbul, Libya?dan vazgeçen anlaşmayı imzalayana kadar İtalyanlar ile savaştılar. (1911-1912)
Mustafa Kemal, İstanbul?a döndükten sonra ordunun günlük siyaset dışında kalmasını istediği için artık yönetimde olan Enver Paşa tarafından ataşemiliter olarak Sofya?ya yollandı.(1913-1914) Birinci Dünya Savaşı başlayınca Mustafa Kemal, görev istedi. Çanakkale?ye atandı. İngiliz, Avustralya, Yeni Zelanda ve Fransız birlikleri ile savaştı, yendi. (1915-1916)
Çanakkale?den sonra Mustafa Kemal, 16. Kolordu?ya Doğu cephesine atandı. 16 Nisan 1916?da Silvan?da göreve başladı. Muş-Bingöl hattında ilerleyen Rus Ordusu ile savaştı. 7 Ağustos 1916?da Muş?u ve sonra Bitlis?i Rus Ordusundan geri almıştır. Haziran 1917?de Mustafa Kemal, 7. Ordu ile Filistin Cephesinde görevlendirildi. Artık sırada tekrar İngiliz Ordusu vardı. Ancak, İngilizler kadar büyük bir sorun Türk askerinin kanı üzerinde Alman menfaatlerini gerçekleştirmeye çalışan Alman komutanlardı.
Ekim 1917?de görevinden istifa edip İstanbul?a döndü. Mustafa Kemal?in İstanbul?a dönmesinden 15 gün sonra İngilizler saldırdılar ve Kudüs?ü aldılar. Mustafa Kemal?in uyarılarında haklı olduğu anlaşılmıştı. 1 Eylül 1918?de tekrar aynı göreve atandı ve göreve başladı. Bu sefer Alman Falkenheim gitmiş, onun kadar yanlış bir adam olan Liman von Sanders yerini almıştı. Sanders?in mutlak ölüme götürdüğü Türk birliklerini, yok olmaktan kurtarıp, savaşarak geri çekti ve kuzeyde sağlam bir hat üzerine yerleştirdi. Artık Birinci Dünya Savaşı bitmişti. Biz kaybetmiştik. Ancak Mustafa Kemal, Türk milletinin yeni bir savaşa başlayacağının bilinci içinde her bir Türk gencini gelecekteki savaş için hazırlıyordu. (1917-1918)
19 Mayıs 1919. 1774?ten beri geri çekilen Türk milleti artık ?nihai? olarak yenilmiştir. Kazanılan son büyük savaş 1730?dadır ve üzerinden 188 sene geçmiştir. Düşmanlarımız sadece bizi değil, müttefiklerimizi de yenmişlerdir. Yunan Ordusu, Avrupa emperyalizminin kiralık ordusu olarak Anadolu?ya yollanmıştır. İngiliz başbakanı, ?Türkler, Asya?nın Kızılderilileridir ve akıbetleri de onlarınki gibi olacaktır? demektedir. Halk, yoksul, yorgun ve inançsızdır.
Mustafa Kemal Paşa?nın 1911?de Libya?da en küçük gerilla birliğinden başlayarak sekiz sene içinde ordu komutanlığına kadar her kademedeki birliğe komuta ederek pişen askeri dehası, şimdi siyasi ve psikolojik bir dehayı ortaya çıkarmaya başlar. Mustafa Kemal, Türk milletini tekrar savaşa ikna eder. Birinci ve İkinci İnönü, Eskişehir-Kütahya, Sakarya, Dumlupınar. Sonra önce İzmir?e ve İstanbul?a giren Türk Ordusu. İstanbul?un ikinci kez fethi. Hazreti Peygamberin hadis-i şerifi yere düşmez. ?Konstantinopolis?i fetheden asker ne güzel askerdir. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır.?
İstiklal Harbi, Türk milletinin savaşı tekrar kabul etmesi ve İngiliz emperyalizmini siyasi, Yunan ordusunu ise askeri olarak yenmesidir. (1919-1922)
Sonra Türkiye Cumhuriyetinin kurulması başlar. 1071-1730 arasında sürekli savaşarak ilerleyen ve sonra 188 sene sürekli savaşarak geri çekilen bir millet, bir dinin tek başına birleşik Avrupa?ya karşı kılıcı ve kalkanı olan bir millet, yaralarını sarmak için çabalamaktadır. Bir milyon lirayı iki milyon lira yapmak kolaydır ancak bir lirayı iki lira yapmak zordur. Ve Türkiye, 1923?te bir lirayı iki lira yapmak için çalışmaktadır.
8 Kasım 1938. Mustafa Kemal, uyanır. Saate bakar göremez. Hasan Rıza Soyak?a sorar. ?Saat kaç??, ?7.00 efendim? Aynı soruyu birkaç kez daha sorar. Soyak, cevabı tekrar ederek, saatin 19.00 olduğunu söyler. Soyak, ?biraz rahat ettiniz mi efendim?? diye sorar. Gazi ?Evet? der. Doktor Neşet Ömer İrelp, dilini çıkarmasını ister. Mustafa Kemal dener. Ancak sonra dilini geri çeker. İrelp?e dikkatle bakar ve son olarak ?Aleykümselam? der. 30 saat süren komadan hiç çıkmaz ve 10 Kasım saat 09.05?de kalbi durur.
?Melekler, onların canlarını iyiler olarak alırken, ?selamün aleyküm! yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin?derler.? (Nahl/32)
Ümit Özdağ / Yeniçağ / 10 kasım 2011
TRT KİME HİZMET EDİYOR ?
Muzaffer Tekin tarafından, Genel kategorisi altında, 29 Eylül 2011 tarihinde gönderildi

Ümraniye soruşturması başladığında “gizlilik” kararı olmasına rağmen, görsel ve yazılı medya da şüpheliler aleyhine büyük bir haber kirliliği yaratılarak adeta yargısız infaz edildiler.
Müteakip günlerde adına “Ergenekon” denilen bu tertip ile özgürlükleri ellerinden alınan insanlar hakkındaki karalamalar “kovuşturma” sürecinde de hızını hiç kesmedi.
Yargı süreci devam ederken, yazılı ve görsel medya da, tutuklu bulunan insanları ısrarla suçlu göstermenin ve sorumsuz bir takım siyasilerin de bu tavrı sergilemelerinin tek nedeni ; Bu davayı siyasete malzeme yaparak masum insanlar üzerinden bir takım emellerin hayata geçirilmek istenmesidir!
Tutuklu bulunan insanların suçsuzluğunun en büyük kanıtı, yargı devam ederken yapılan bu çirkin saldırılar ve yargıyı etkileme çabalarıdır.
Ağır ceza mahkemelerinde 1 yılda en fazla 3 duruşma yapılabildiği göz önüne alındığında, 1.Ergenekon davasında hali hazırda görülen 196. celse yaklaşık 65-70 yıllık bir yargılama sürecini kapsar ki ; halen tutuklu bulunan insanlar aleyhine bir karar verilememesi de masumiyetimizin en önemli bir diğer göstergesidir!
Hal böyle iken TRT kurumu, yayınladığı “Büyük Takip” adlı programda çeşitli dönemlerde 1.Ergenekon iddianamesinden kesitler alarak ne ahlaki, ne vicdani ne de hele hele hiç hukuki olmayan gerekçeler ile sadece Osman Yıldırım adlı bir müfterinin atf-ı cürümlerini tekrarlayarak toplumu maniple etmektedir.
İddianamelerde 2500-3000 yıl ceza istenen şüphelilerin kısa sürede “beraat” ettikleri gözardı edilmemelidir!
Geçtiğimiz yıllarda, savcı Osman Şanal’ın Erzurum da hazırlamış olduğu bir iddianame de bir çok şüpheli için 11 er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isterken, yerine atanan meslektaşının aynı şahıslar için azami 15 er yıl hapis cezası istemesi de iddianamelerin ne kadar özensiz hazırlandığının bir örneği olduğu gibi, durum bir o kadar da üzücüdür.
Hukuk pozitif bir bilim olduğuna göre bu iki savcının iddianamelerinde ki bu büyük çelişki nasıl izah edilebilir ?
Kovuşturma sürecini görmemezlikten gelerek, adeta yok sayan, gelinen 196. celse de Osman Yıldırım’ın bütün atf-ı cürümleri ile iddianameyi hazırlayan savcıların tüm iddialarının maddi deliller ile çürütüldüğünü kamuoyundan gizleyen TRT, kamuoyunu aydınlatma görevini bilerek kötüye kullanmakta ve maalesef güç odaklarına hizmet etmekten hiç çekinmemektedir !
Bunun böyle olduğunu eklerde maddi deliller ile bilgilerinize sunuyorum.
Takdir siz değerli okuyucuların. Saygılarımla
Muzaffer Tekin / 19 Eylül 2011
EKLER:
Ek-1 : Osman Yıldırım’ın, 30 Mart 2007 tarihinde Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesine, Muzaffer Tekin’i tanımadığına dair vermiş olduğu el yazısı ile dilekçesi:
Ek-2 : Osman Yıldırım’ın bitmeyen yalanlarından sadece 21 seçme:
Ek-3 : Ümraniye de ele geçirilen el bombaları, Cumhuriyet gazetesine atılanlar ile aynı yalanını yıllarca tekrarlayanlara cevap olarak bunun öyle olmadığını ispatlayan resmi belge:
Cumhuriyet’e Atılan Bomba…
Ergenekon davasının 4 Ağustos 2011 tarihinde yapılan 191.duruşmasında yaşanan, davanın seyrini değiştirecek nitelikteki sarsıcı gelişmeyle ilgili Cumhuriyet gazetesi yazarı Sayın Alev Coşkun’un köşe yazısı;
Kim ne derse desin, dava yeni bir kanala girmiştir.
Kuşkusuz, davadaki sanıklar ve avukatları Bedirhan Şinal?ın sözlerini ele alıp bunların açığa çıkması için büyük gayret sarf edeceklerdir.
Yıllar sonra, yaşadığımız bugünlerin siyasi tarihini yazacak olan tarihçiler ve siyaset bilimciler, kuşkusuz titizlikle Ergenekon ve Balyoz davalarına da bakacaklar; bu sıra dışı davaları analiz edeceklerdir.
Ergenekon adı verilen dava dördüncü yılına girdi. Bu dava ile ilgili olarak muvazzaf ve emekli asker, gazeteci, yazar, hukukçu, sivil toplum örgütü yöneticisi, birçok saygın kişi ?Ergenekon Terör Örgütü?ne üye olmakla suçlanıyorlar…
Birinci Ergenekon davasında 27?si tutuklu 108 sanık yargılanıyor.
Danıştay?a yapılan saldırı ile Cumhuriyet gazetesine atılan ?molotofkokteyli? sanıkları da bu davanın kapsamı içine alındı.
Ergenekon davasının 4 Ağustos 2011 Perşembe günü, 191. duruşmasında çok önemli bir gelişme oldu.
Sanık Bedirhan Şinal, Cumhuriyet gazetesine atması için polisin kendisine el bombası verdiğini ileriye sürdü.
Dava önemli
Bu dava Cumhuriyet gazetesi yönünden çok önemlidir. Gazetemizin başyazarı merhum İlhan Selçuk bu davanın baş sanığı olarak sorguya çekilmiş, evine gece sabaha karşı saat 04.00?te baskın yapılmış ve kendi gazetesine bomba attıran örgüt başı olarak suçlanmıştı.
Davanın seyri değişir
Ancak sanık Şinal?ın mahkeme önündeki son konuşmaları, son derece önemli ve davanın seyrini değiştirecek bir çıkıştır. Bu nedenle tarihe not düşmek açısından sanık Bedirhan Şinal?ın söylediklerini burada bir kez daha, özetleyerek anımsatalım:
?Bugüne kadar davanın diğer sanıkları hakkında haksız suçlamalarda bulundum. 2007 yılında Organize Şube?ye bağlı ekipler beni baskı altına aldılar ve bazı olaylarda beni kullanmaya başladılar, bazı olayları üstlenmemi istediler. Polisler, aslında 1992 olan doğum yılımı 1988 olarak değiştirdiler ve yaşımı büyüttüler. Yaşım büyütüldükten sonra cezaevine girmem gerekiyordu. Organize Şube tarafından bana bir silah verildi. Ben bu silah ile Haydarpaşa Garı?nda yakalandım. 16 yaşındayken tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi?ne gönderildim.
Daha sonra tahliye edildim. Polisler her şeyi planlamıştı, sadece dosyada bir oyuncu eksikti. Oyuncu olarak da ben seçildim. Tahliye olduktan sonra irtibatlı olduğum polisler benimle irtibata geçerek, tehditler ederek Bayrampaşa?daki bir bombalama olayını üstlenmemi istediler. Olayı üstlendim, polisler bana olayın detaylarını anlattılar. Ancak soruşturmaya bakan savcı olay yerini tespit etmemi istedi. Olay yerini tespit edemediğim için savcı, ?Sen bu olayın içinde değilsin? diyerek beni serbest bıraktı. O olay öylece kapanmış oldu.
Daha sonra Cumhuriyet gazetesine bomba atmam için bana baskı yapıldı. Sivil polisler el bombası verdi. Daha sonra bomba atarsam oradaki insanlara ne olacağını düşünerek böyle bir işi yapamayacağımı söyledim. Bunun üzerine tekrar plan yapıldı ve molotofkokteyli atmamı söylediler.
Olay günü mahalleden 13-14 yaşında iki çocuğu da yanıma alarak Cumhuriyet gazetesine gittim, molotofu attım. Evime gidip yattım. Beş saat sonra polisler tarafından gözaltına alındım. TEM Şube Müdürlüğü?nde bana öğrettikleri şekilde olayı üstlenmemi istediler. Bana para yardımları da geliyordu.
İlhan Selçuk?u tehdit ettim ama ben onu tanımam. İlhan Selçuk?a tehdit mektubunu bana yazdıranlar bu komployu bana kurduranlardır. Veli Küçük?ü, Muzaffer Tekin?i işin içine sokmamı istediler. Ben birkaç defa polisle yaptığım anlaşmadan caymak istedim. Bundan endişe ettiler. Davanın sanıklarının burada olmasının nedeni, Türkiye Cumhuriyeti Emniyeti içinde örgütlenmiş çetenin üretimidir. Size bunları anlattıktan sonra benim can güvenliğimin de olmayacağını biliyorum!?
Ertesi gün (Cuma-5 Ağustos 2011) sanık Şinal, bir gün önce ileriye sürdüğü konuyla ilgili olarak kendisine molotofkokteyli veren polislerin isimlerini de açıkladı.
Bu konuşmalar sarsıcıydı, dava ile ilgilenenler açısından adeta bir deprem etkisi yapmıştı.
Gazetelerin tutumu
Şinal?ın bu ifadelerini Cumhuriyet, Sözcü, Aydınlık ve Yeniçağ gazeteleri manşetten duyurdular.
Holding basını, ifadelere adeta sansür uyguladı. Akşam gazetesi Şinal?ın ilk duruşmadaki önemli iddialarını birinci sayfadan ?dikkat çekmeyecek küçüklükte? verirken, Milliyet, Vatan, Habertürk, Taraf ve Zaman ise Şinal?ın ifadelerini birinci sayfadan görmediler. Hürriyet, orta sayfada büyük puntolarla haberin hakkını vermeye özen gösterdi.
Kimi gazeteler, sanık Şinal ertesi gün polislerin isimlerini verdiği halde konunun can alıcı noktalarını ?es? geçerek Şinal?ın, Dink davasının sanığı Yasin Hayal?le arkadaş çıktığını vurguladı. Sabah ve Yeni Şafak ise Şinal?ın ilk duruşmadaki ifadelerini hiç görmediler, gazetede hiç yer vermediler.
Oysa asıl konu, Şinal?ın ileriye sürdüğü, kendisine ?Cumhuriyet?e bombayı polislerin attırmak istemesi? noktasındaki iddiasıydı.
Konu Meclis?e taşınıyor
Sanık Bedirhan Şinal?in mahkeme ifadesi büyük yankı yaptı… Sanığın ?Gaziosmanpaşa?da Hakan adlı bir işadamının tekstil atölyesinde Terörle Mücadele Şubesi?nden polisler bana Cumhuriyet gazetesine atmam için bir el bombası ve silah verdi? beyanını anımsatan CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce konuyu ele aldı ve sordu:
?İsimsiz ihbarların dikkate alınmaması konusunda Başbakanlık genelgesi bulunduğu halde insanların özgürlüklerini elinden alan yargı, mahkeme önünde verilen beyanın gereğini yapacak mı??
Böylece İnce, konuyu siyasal olarak kamuoyuna taşıdı.
Bir adım sonra, CHP Hatay Milletvekili Hasan Akgöl, konuyu bir soru önergesine dönüştürdü.
İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin?in yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde:
?Sanık Şinal Cumhuriyet gazetesine karşı yaptığı saldırının polis tarafından organize edildiğini, bomba ve silahları da polislerden aldığını açıklamıştır. Konuyu ele alıp sorumluları kamuoyuna açıklamayı düşünüyor musunuz? diye sordu.
Şimdi gözler İçişleri Bakanı?nın bu yakıcı soruya vereceği yanıtta…
Yazarlar
Vatan gazetesi yazarı Mustafa Mutlu, 5 Ağustos Cuma günü konuya ciddiyetle eğildi. ?Sahte haham Tuncay Güney?in iddialarını ciddiye alarak yüzlerce kişinin tutuklanmasına karar verenler, elbette bu iddiaları da ciddiye almak ve araştırmak zorundadır? dedi.
6 Ağustos Cumartesi, Milliyet?te Melih Aşık, konuyu ele alarak, sanık Şinal ile hâkimler arasındaki konuşmalara değindi. Tarihe not düşmek amacıyla mahkemedeki bu diyalogları aynen veriyoruz:
Bedirhan Şinal, duruşmanın öğleden sonraki bölümünde ?Aydınlık dergisinde okumuştum. Beşiktaş Terör Örgütü diyordu, çok doğru? deyince sanıkla yargıçlar arasında aşağıdaki konuşmalar geçti ve zabıtlara alındı.
?Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: Biraz frene basın. Beşiktaş Terör Örgütü falan… Laflara dikkat edin.
Bedirhan Şinal: Zorunuza gitmesin.
Doğu Perinçek: Korkutmayın. Biz bu Beşiktaş Terör Örgütü haberine açılan davadan beraat ettik.
Oturum Başkanı Özese: Mahkemeyi töhmet altında bırakmayın.
Haşıloğlu: 20 yaşında olan bir çocuğun bunları ifade etmesi normal değil. Dinle beni. Öyle hareket etme.
Şinal: Benim 16 yaşımda verdiğim ifadelere inanıyorsunuz da 20 yaşımda verdiğim ifadelere neden inanmıyorsunuz??
Bu ifadelerin sarsıntıları, hemen her yönde ve köşede kendini gösteriyordu…
Geçen pazartesi günü (8.8.2011) bu sarsıcı iddialara karşı kimi gazeteler karşı atak stratejisine girdiler. Bugün ve Yeni Şafak gazeteleri, adeta birbirine uyan bir format içinde, sanık Şinal?ın, ?davayı sulandırmak için bu ifadeleri verdiğini, Şinal?ın Ergenekon?un sanıkları tarafından baskı altına alınarak yönlendirildiğini? yazdılar.
Ama aslında, hukuksal açıdan tüm davayı etkileyecek bir durumla karşı karşıyayız.
Hele sanık Şinal?ın şu sözleri çok önemlidir:
?Size bunları anlattıktan sonra benim can güvenliğimin de olmayacağını biliyorum!?
Bir hukukçu olarak benim dikkatimi çeken ve mahkemece üzerinde ciddiyetle durulacağına inandığım iddialar şunlardır:
Şinal?ın iddiaları
1- ?Haydarpaşa?da silahlı yakalandığımda 16 yaşındaydım. 1992 doğumlu olduğum halde 1988 yazdılar. Yaşımı büyüttükten sonra cezaevine girmem gerekiyordu.?
2- ?2007 yılında bana Organize Şube?den bir polis tarafından silah verildi.?
3- ?Gaziosmanpaşa?da Hakan adlı bir işadamının tekstil atölyesinde, polisler bana Cumhuriyet gazetesine atmam için bir el bombası ve silah verdiler.?
4- ?Anneannem ölünce hesabında 150 milyar çıktı. Beş kuruşu olmayan kadının hesabında bu kadar para nasıl çıktı??
5- ?Bana son 15 gün öncesine kadar cezaevine, hiç tanımadığım insanlar, anneannemin ismiyle her ay 1-2 milyar para gönderdiler. Hesaplarım incelensin.?
6- ?İlhan Selçuk?a tehdit mektubunu bana yazdıranlar bu komployu bana kuranlardır.?
Kim ne derse desin, dava yeni bir kanala girmiştir.
Kuşkusuz, davadaki sanıklar ve avukatları Bedirhan Şinal?ın sözlerini ele alıp bunların açığa çıkması için büyük gayret sarf edeceklerdir.
Dr. Alev Coşkun
11 Ağustos 2011 / Cumhuriyet Gazetesi
SAHTE TAKDİRNAME İFTİRASI
Ergenekon davası iddianame eklerinde yer alan “Muzaffer Tekin adına düzenlenen takdirname sahte” evrakı ile ilgili yaklaşık ikibuçuk yıldır yapmış olduğum mücadelenin sonucunu yeni almış bulunuyorum.
Asrın davası denilen kepazelik Yassıada duruşmalarında yaşanan bebek, külot rezaletlerini de geçmiştir. Darbe, terör gibi konularda bir tek soru ile muhatap olmuyoruz, lakin itibar infazı için her türlü çirkinlik var!
Toplum nezdinde itibarımı yok etmek maksadıyla hakkımda yapılmış olan iddia ve iftiraların açığa çıkması için bu zindandan yetkili makamlara onlarca kez müracaatta bulundum. Sahte takdirname iftirası da bunlardan birisi.
İftiraya maruz bırakıldığım günden itibaren, gerçeği ilgili makamlara iletmesi konusunda defaatle yaptığım çağrılara (E) Tuğgeneral Mahir Kök’ ten geç de olsa cevap geldi. Kök ‘ün, iddianın iftira olduğunu ortaya koyan 13.Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına göndermiş olduğu dilekçesi aşağıdadır.
Muzaffer TEKİN
Dilekçede yer alan altı çizgili kısımlar 13. Ağır Ceza Mahkeme Başkanı tarafından okunduğunun işareti olup sağ üst köşedeki imzası da bunun teyididir.
DOMINIC STRAUSS KHAN?IN DANIŞTAY SUİKASTİYLE NE İLGİSİ VAR ?
Örnek 1:
Bir yalan beyanda bulunduğu ve bazı şüpheli telefon görüşmeleri yaptığı ortaya çıktı. Yargı karar verdi; ?Bu kişi güvenilir değildir.?
Örnek 2:
Gasp, sahtecilik gibi suçlardan kesinleşmiş onlarca yıl hapis cezası aldı. Kız kardeşini öldürdü. Yeğenini erkeklere para karşılığında pazarladı. Gazete bombalattırdı. Danıştay cinayetine karıştı. Ve yargı karar verdi: ?Bu kişi iddialarına inanılacak kadar güvenilir bir kişidir.?
Ne alakası var, iki örnek arasında bu bu kadar fark olabilir mi? Olur, olur! Biri ABD yargısı diğeri Silivri yargısı olursa olabilir.
IMF Başkanı Dominic Strauss Khan?ın ABD?de bir otel görevlisine cinsel taciz suçlamasıyla tutuklandığını duymayanınız kalmamıştır. Dünyanın en güçlü adamlarından biri sadece bir idda ile anında tutuklandı. İşin arkasındaki derin komplo teorilerin, bir yana bırakalım, konumuz Khan?ı tutuklayan hukuk.
Geçenlerde aynı yargı sistemi, Khan hakkında iddalarda bulunan otel çalışanının güvenirliliğinin tartışmalı olduğuna ilişkin bazı kanıtlara ulaştı ve Khan?ı serbest bıraktı. Kanıtlar şunlardı: ?Gineli kadının ABD?ye iltica başvurusunda bulunurken verdiği bazı bilgilerde çelişkiler bulunmuştu. Bundan birkaç gün sonra da kadın yalan söylediğini itiraf etti.
Gelelim yalnız ve güzel ülkemize? Silivri?de ?cumhuriyet tarihinin en önemli yargılaması? yapıldığı iddia ediliyor. Yüzlerce insan tutuklu ve bunların büyük bir kısmı da Türk ordusunun komuta kademesini oluşturuyor. Dört yıldır tutuklukları devam eden sanıklar var.
İsimsiz ihbar mektupları ve gizli tanıklar dışında üç de ?önemli? kişisi var bu yargılamanın. Yargılamalar bu üç ?önemli ve güvenilir? kişinin iddialarına dayanıyor.
Bunlardan biri dayısının işyerine ve piyasaya sahte para sokuyor. Evleniyor, gerdek gecesi ereksiyon sorunu yaşayınca dayısına telefon edip ondan yardım isteyebiliyor. Yok, yok abarmıyoruz bunlar mahkeme tutanaklarında yazıyor. Diğeri ablasını öldürüp, yeğenini erkeklere pazarlıyabiliyor. Gazete bombalattırıyor.
Üçüncüsü Müslüman ama hahamlık yapıyor. Evli ama eşcinsel? Cemaatin televizyonun da prgram yaparken istihbaratçılarla birlikte operasyon yapıyor.
O kadar güvenilir bulunuyorlar ki, addiaları dışında kanıt bile gerek kalmadan insanlar yıllarca tutuklu kalabiliyor.
Soru şudur: ABD?deki hukuk ise Silivri?deki de hukuk mu?
Odatv.com
PEKİ DANIŞTAY BASKINI ERGENEKON?A NASIL BAĞLANDI ?
Menfur Danıştay Saldırısının Ergenekon davası ile hangi gerekçelerle birleştirildiğini konu alan bir Odatv yazısı:
Danıştay 2. Dairesi?ne 17 Mayıs 2006 tarihinde Alparslan Aslan?ın gerçekleştirdiği saldırıya ilişkin davanın 1.Ergenekon iddianamesi ile birleşmesinin ardından Danıştay üyeleri 17 Haziran 2011 tarihinde Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi?ne ifade verdi. Danıştay 2. Daire Başkanı Mustafa Birden, üyeler Ayla Günenç ve Kamuran Erbağa ile tetkik hakimi Ahmet Çobanoğlu?nun ifadeleri Cumhuriyet tarihinin en ciddi gerici eyleminin dehşetini gözler önüne serdi.
Peki Danıştay Baskını, Ergenekon ile nasıl birleşti? Gelin size bu birleşmenin hikayesini anlatalım.
Cumhuriyet Gazetesi?ne atılan bomba ve Danıştay?ın basılması meselesinde Osman Yıldırım ve Alparslan Aslan?ın olduğu bir ekip tarafında gerçekleştirildi. Önce 8 Mayıs 2006?da ardından 10 ve 11 Mayıs?ta tam 3 kez Cumhuriyet Gazetesi bombalandı. Gazete adeta teröristlerin elini kolunu sallayarak bombalayacağı merkez olmuştu. Ancak geçtiğimiz günlerde basına da yansıdığı gibi olayı soruşturan Emniyet, suç mehalinde kaçış istikametindeki MOBESE kayıtlarını siterken, suç mehaline geliş kayıtlarını istemedi. Olay mehali civarında işyeri kameralarına dair kamera kayıtlarının bulunmadığıyla ilgili tutanak tuttu. 5 Mayıs tarihinde gerçekleşen ilk bombalamanın ardından görgü şahitlerinin ifadesine başvurmak için 3 gün beklendi. 11 Mayıs?taki saldırıdan sonra ise robot resim çizilmesi için 16 Mayıs?a kadar beklendi. Ki bu tarihde dahi sorun var, zira robot resim çizilmesine ilişkin yazışmada evrakın sağ üstündeki tarihte bir tarifat olduğu görülüyor. 15 mi 16 mi 17 mi yazdığı açık değil. Kısacası Cumhuriyet?e neredeyse yol geçen hani gibi gerçekleşen üç bombalamada soruşturma o kadar geçikti(rildi) ki sonunda 17 Mayıs 2006?da aynı ekip Danıştay Baskını?nı gerçekleştirdi. Alparslan Aslan o gün yakalandı. Ancak 17 Mayıs 2006 günü saat 22:22?de İstanbul Terörle Mücadele Şubesi?ne gönderilen Alparslan Aslan?a ait araçtan herkesi şaşırtan ?İstanbul Emniyet Müdürlüğü Araç Tanıtım Kartı? çıktı. Bu karta ilişkin bir işlem ise yapılmadı.
VELİ KÜÇÜK?Ü HATIRLADI
Danıştay sanıkları, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi?nde yargılandı. Hüküm giydiler. Alparslan Aslan ve Osman Yıldırım?ın dışında bombaları Yıldırım?a tehmin ettiği iddiasıyla Süleyman Esen 10 yıl ağır hapse mahkum edildi. Kısacası Danıştay davasında cinayeti işleyenler ve yardım edenler yargılanarak cezalandırıldı.
Ancak asıl ilginç gelişmeler daha sonra başladı.
Süleyman Esen?in avukatı Mehmet Ener, dava fiilen bitmiş olmasına rağmen Sincan F Tipi Cezaevi?ne 6 Şubat 2008 günü bir ziyaret gerçekleştirdi. Ancak Ener kendi müvekkilini değil bir diğer sanık Osman Yıldırım?ı ziyaret etti. Oradan çıkan Ener ne yaptı dersiniz? Şamil Tayyar?ı ziyaret etti. Tayyar, Star Gazetesi?nde 8 Şubat günü Osman Yıldırım?ın sürpriz açıklamalar yapacağını yazdı. Kararın açıklandığı 11 Şubat?tan sonra Ener ile Yıldırım?ın görüşmeleri devam etti. Geçmişte Saadet Partisi Yüksek Disiplin Kurulu üyesi olan ve son dönemde AKP?ye yakın olan Ener, Yıldırım ile bu süreçte tam 8 kez görüştü.
Mehmet Ener 11 Mart 2008 günü, Ergenekon savcıları Zekeriya Öz ve Mehmet Ali Pekgüzel?i ziyaret etti ve tanık olarak ifade verdi. Ertesi gün ise aynı savcılar Ankara?da Osman Yıldırım?ın ifadesini aldı. Osman Yıldırım, katliamdan iki yıl sonra, yani iki süren ve tamamlanan hukuki sürecin ardından, bombaları bu süreçte görüştüğü Mehmet Ener?in müvekkili Süleyman Esen?den değil Veli Küçük ve Muzaffer Tekin?in de katıldığı bir toplantıda kendisine bombaların verildiğini söyledi. İfadesinde bu evi tüm ayrıntılarıyla anlattı. Ancak davada keşife çıkarılan Osman Yıldırım, anlattığı evi bulamadı.
Türkiye?nin en karanlık cinayeti işte bu şekilde Ergenekon Davası?na bağlandı.
Odatv.com
3 Haziran 2011, 187.Celse notları
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen Ergenekon ana davasının talepler bölümünde sanık avukatları, sanıklardan Vedat Yenerer ve Sevgi Erenerol’un avukatı Vural Ergül’ün 16 duruşmadan men edilmesine ilişkin kararı protesto ettiler. (Kararda, Av. Vural Ergül’ün, gizli tanıkların kimliklerini açıkladığını, mahkeme düzenini bozan hareketlerde bulunduğu belirtilmişti.) Mahkemenin bu kararının hukuka uygun olmadığını iddia eden sanık avukatları, mahkemenin kararından geri dönmesi talebinde bulundular.
Tutuklu sanık Veli Küçük’ün kızı ve avukatı Zeynep Küçük, meslektaşı Ergül’e verilen cezanın gayri hukuki olduğunu ifade ederek mahkeme heyetinin sanık avukatlarını terbiye etmeye yönelik bir tutum içerisinde olduğu iddiasında bulundu. Av. Zeynep Küçük, “Bana bildiğim tanığı bilmiyormuşum gibi davranmamı söyleyemezsiniz. Bu yargılama yapıldığında kendimi özgür, bağımsız, korkusuz hissetmiyorum. Ben dışarıdan korkuyordum artık sizden de korkuyorum. Sizin hoşunuza gitmeyecek şeyleri söylemekten korkuyorum.” şeklinde kaygılarını dile getirdiği konuşmasında, mahkemenin avukat Ergül hakkında verdiği karardan dönmesini isteyerek başka bir talepte bulunmayacaklarını ifade etti. Duruşma salonunda bulunan diğer sanık avukatları da Av. Zeynep Küçük’ün talebine katıldıklarını belirterek hep birlikte salonu terk ettiler.
Sanık avukatlarının talebini reddeden mahkeme heyeti, 27 sanığın tutukluluk halinin devamına karar vererek, duruşmayı 25 Temmuz 2011 tarihine erteledi.
Hukuk mücadelesi
Habertürk kanalında yayınlanan bir programda yargılamayı etkilemeye yönelik ifadelerinden dolayı Korkut Özal hakkında adli makamlara bulunmuş olduğu suç duyurusu ve akibeti… :
Erhan Özen adlı bir hükümlünün atf-ı cürümlerine karşı Malatya Cumhuriyet Başsavcılığına bulunmuş olduğu suç duyurusu (altta) : 


















