Medya kategorisi arşivi

KAHRAMAN ASKER MUZAFFER

Kimdir kahraman?
Ya cesaret kimdedir?
İnsan ömrü değil midir yaşanacak; gelip geçecek!
Kimi süslü püslü, kimi kir pas içinde…
Mutluluğu bulan olursa ülkesinde, milletinde…
Başı dik olur, tertemiz bir onurla sürdürür yaşamını!..
Çıkar hesaplarından ırakta, sancılı da olsa,
Göğsünü kabartıp yaşar durur gururla!
Kahraman Asker Muzaffer gibi…
***
Kıbrıs Barış Harekâtında sergilediği kahramanlıklar adını gönüllere kazıdı.
En zorlu muharebenin geçtiği yerde takım komutanıydı.
Yağan kurşun yağmuruna aldırmadan,
Birlik oldu takımının çavuşuyla, onbaşısıyla, eriyle…
Yapıştılar birbirlerine,
ALLAH’a inandıkları gibi inandılar kazanacaklarına,
Atılıp da bir kurşun hızıyla ileriye,
İnatla ve inançla saldırdılar düşman için en önemli tepeye…
Allah Allah nidalarıyla varıp kucakladıklarında o tepeyi,
Kıbrıs Barış Harekâtının seyrini değiştiren komutan,
ZAFER TEĞMEN dediler o zamandan sonra ona…
Tepenin adı da ZAFERTEPE olmuştu artık…
***
Arkadaş canlısıydı…
Silah arkadaşım dedikleri onun eli, kolu, ayağı ve başıydı.
Bölük komutanı olduğunda,
Askerleriyle tek ses ve tek nefes…
Hem de tek yürek olurdu ZAFER YÜZBAŞI…
Toz kondurmak istemezdi astlarına,
Hele zarar gelmesini asla…
***
Bir gün dört teğmenin yüzü gözü kan içinde geldiklerini görmüş!
Birkaç gün sonra nöbetçi olduğu bir gece olayın geçtiği gazinoda,
Birkaç sandalye ve masaya zarar verilmiş,
Bir de birkaç kişinin yüzünde morluklar oluşmuş…
Bunu ZAFER YÜZBAŞI yapmıştır, diyerek hakkında adli ve idari soruşturma başlatmışlar!..
Ve açılan davanın sonucu dahi beklenmeden,
Yüksek Askeri Şura kararıyla YÜZBAŞI rütbesinde iken RE’SEN EMEKLİYE AYIRMIŞLAR!..
Oysa, daha sonra bu olayla ilgili açılan davadan BERAT etmişti!..
***
Yıllar geçmiş aradan…
Bir gün ERGENEKON demiş birileri…
Böyle dediler diye, alıp da ZAFER YÜZBAŞIYI dört duvar arasına kapatmışlar…
Bu YÜK yetmezmiş gibi;
Cumhuriyet Gazetesi’ne Bomba Atılması ve Danıştay Saldırısı,
Olaylarının YÜKLERİNİ DE YÜKLEMİŞLER…
İlker Başbuğ’un ŞOVALYE RUHLU İNSAN dediği ve çevresinde bir BEYEFENDİ olarak tanınan bu insan yedi (7) yıl tutuklu kaldı SİLİVRİ’de…
Ta ki KUMPAS gerçeğinin İTİRAFINA kadar…
***
Bir gazinoda çıkan olaylar ZAFER YÜZBAŞIYA yüklenirken, (Bu olaydan berat etmiştir.)
Türk Silahlı Kuvvetleri;
ÜSTÜN CESARET ve FERAGAT ALTIN MADALYASI almasına rağmen,
Ona SAHİP ÇIKMAMIŞTIR…
Sorarım size değerli okuyucularım,
Vefa duygusu bunu mu gerektirir?
Varsayalım ki bir hata yapıp adli bir suç işlemiş olsun, bu ülke için canını vermekten çekinmeyen birine biraz HOŞGÖRÜ çok mu gelmişti?
BERAT ETTİĞİ davayı dayanak alıp re’sen EMEKLİYE AYIRMAK doğru muydu?
***
Türk Silahlı Kuvvetlerinin ERGENEKON, BALYOZ ve diğer olaylardan haksız yere tutuklanan çok başarılı personeline sahip çıkmaması tarihin sayfalarından silinmeyecektir.
***
Derken hastalandı ZAFER YÜZBAŞI,
PANKREAS KANSERİ yakasını bırakmadı.
Ve tüm varlığıyla inandığı ALLAH aldı onu yanına…
***
İlk feryat KIBRIS’TAN geldi.
VEFANIN SESİYDİ BU!..
ZAFERTEPE’den toprak getirmişlerdi!

Hüseyin Yeğin

Share

Yorum yok

MÜYESSER YILDIZ’DAN TAZİYE MESAJI

O bir beyefendi, onur abidesi ve büyük bir kahramandı.

1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nda öyle üstün başarılar gösterdi ki, bir tepeye “Zafer” adı verildi.

Kumpas davalar için silah ve cinayet gerekiyordu; Danıştay katliamıyla, aranan bulundu.

Dönemin Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, bizzat “Çetenin başı Albay Muzaffer” diyerek, onun adını zikretti.

Tutuklandı. Silivri’de en uzun süre yatan ve en ağır cezaya çarptırılan o oldu; İki kez ağırlaştırılmış müebbet, ayrıca 117 yıl 1 ay hapis cezası kesildi…

Cezaevinde bedeni çürüdü, gün gün eridi. Böyle gündeme gelmemek için hastalığını gizledi. Oysa kanser olmuştu.

Anayasa Mahkemesi’nin “yeniden yargılama” kararının ardından hapishaneden, hastaneye geçti.

Yani özgürlüğün tadını çıkaramadı. Tam 1 yıldır tedavi görüyordu.

Hasta yatağında yazdığı mektupta, “Aklanarak tahliye olmak istiyorum” demişti.

Dün gece kaybettik Yüzbaşı Muzaffer Tekin’i.

SON ARZUSU NEYDİ

Aklandığını göremedi… Gözleri açık gitti…

Mektubunda, “En büyük arzum, şer odaklarının yıllarca bizler üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’ni dönüştürmek için yaptıkları tertiplerin bir daha asla tekrarlanmayacağı, laik, demokratik, sosyal, hukuk devletinde huzur ile yaşayacağımız özgür günlere ulaşmaktır” demişti.

İnşallah vasiyet gibi olan bu dileği gerçekleşir.

O bedenen öldü. Ama galiba hâlâ ölüsünden bile korkanlar var ki, cenaze töreni için karartma uygulanıyor.

Yarın öğlen namazından sonra Selimiye Camii’nde deniyor…

“Naaşı KKTC’de toprağa verilecek, yola çıktı bile” haberleri yayılıyor. KKTC’den cenaze törenine katılmak için gelmeye hazırlananların biletlerini iptal ettiği, cenazeyi beklediği söyleniyor.

Kesin cenaze programını duyuralım;

Yarın İstanbul’da ikindi namazından sonra Selimiye Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurlanacak.

KKTC’deki Zafer Tepe’den toprağı geldi. KKTC devlet nişanı da!..

Allah gani gani rahmet eylesin, mekânın cennet olsun kahraman Yüzbaşı!..

Müyesser Yıldız Odatv.com

Share

Yorum yok

AHMET İLHAN GÜLER’DEN GEÇ KALMIŞ İFADELER…

Ahmet İlhan Güler

Muzaffer Tekin’e kurulan hain pusuyu yıllar sonra ifade etti!

Gazeteci Hrant Dink’in ölümünde ihmalleri olduğu gerekçesiyle kamu görevlilerine yönelik yürütülen soruşturma kapsamında dönemin İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler ikinci kez ifade verdi.

Dink’in öldürülmesine ilişkin İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekilliği Terör ve Örgütlü Suçlar Birimi Savcılığı tarafından yürütülen soruşturmada Ali Fuat Yılmazer’in 8 sayfalık ek beyanın ardından Güler tekrar ifadeye çağırıldı. Güler, 9 Ocak’taki ifadesinde Danıştay cinayeti ve Ergenekon soruşturması hakkında çarpıcı iddialarda bulundu. Güler, Danıştay cinayeti sanığı ile Ergenekon sanığı Muzaffer Tekin’in istihbarat görevlilerince kasten ilişkilendirildiğini savundu.

Ergenekon hazırlığı
Güler, “Ergenekon soruşturması başlamadan önce hatta Hrant Dink cinayetinden önce bir yerlerde bomba olduğu, silah gömüldüğü şeklinde bazı şeyler duymuştum. Bu nedenle bir şeylerin ters gittiğini ve bir şeylerin yapılmaya hazırlanıldığını hissettim. Ergenekon soruşturmalarının önünde bir engel olarak görüldüğümü düşünüyorum. Hukukun dışında hiçbir şey yapmaya yanaşmayacağım için Hrant Dink cinayeti öncesi Ankara’ya çağırılıp ‘İstanbul’u terk edeceksin’ sözüne muhatap olduğumu düşünüyorum“ şeklinde konuştu.

“Bel altı olmasın”
Güler, İstanbul’u terk etmesinin istenmesinin ardından dönemin Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’le arasında geçen görüşmeyi de ifadesinde şöyle aktardı; “Evindeydi yanına gittim. Konuyu anlattım bilgisi olduğunu söyledi. Aynı kanaatte olup olmadığını sorunca da ‘Bana arkadaşlar ne derse onu yaparım’ cevabını verdi. Evden çıkarken Akyürek’e ‘Sizden bir ricam var, bana belden aşağıya hareket yapmayın. Ben zaten kararlılığınızı anladım. Ayrılacağım’ dedim. Ankara’daki bu görüşmeden 6 gün sonra Dink cinayeti meydana geldi. Dink cinayetinden sonra İstihbarat Şube Müdürlüğü görevinden müfettişlerin talebi üzerine alındım. Benim yerime Ali Fuat Yılmazer atandı.”
Soruşturma kapsamında istihbaratçı polisler Muhittin Zenit ve Özkan Mumcu ile Cizre Emniyet Müdürü Ercan Demir tutuklanmıştı.

50 saniyelik görüşme

Danıştay cinayetinden kısa süre sonra kendisini Ankara İstihbarat Şube Müdürü Muharrem Durmaz’ın aradığını kaydeden Güler, ifadesinde şunları anlattı; “Danıştay cinayetinden 7-8 ay kadar önce Muzaffer Tekin ve Alparslan Arslan arasında bir ilişki, bağlantı olduğunu söyledi. İlişkinin boyutunu sordum. Bana telefon irtibatı olduğunu söyledi. Ben de ‘yoğun bir irtibat var mı’ dedim. Cinayetten 7-8 ay önce kadar Alparslan Arslan’ın araması üzerine Muzaffer Tekin ile 50 küsür saniyelik bir görüşme olduğunu söyledi. İçeriğinin eylem ya da örgütsel bağla ilgisini sordum. Durmaz ise ‘Önemli değil biz bunu ilişkilendiriyoruz’ cevabını verdi. Ben de Durmaz’a bu yaklaşımın doğru olmadığını ve ahlaki bulmadığımı söyledim. Bu görüşmeden birkaç gün sonra Muzaffer Tekin’in evinde arama yapıldı. Süs olarak kullanılan boş mermi kovanları da suç deliliymiş gibi bu aramalarda tutanaklara geçirildi.”

 

Share

Yorum yok

MUZAFFER TEKİN ÇAĞLAYAN ADLİYESİNDE!

Ergenekon davasında 2 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 117 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan emekli albay Muzaffer Tekin, kendisine kumpas kurulduğu iddiasıyla, bu davada görevli savcı ve hakimlerden şikayetçi oldu. 

Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na avukatı Selin Deviren Tahtabiçen ile gelen Tekin, hazırladığı 12 sayfalık suç duyurusu dilekçesini, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na sundu.

Tekin’in, “Ergenekon soruşturma ve davasında kumpas yapıldığı” iddialarına ilişkin bir soruşturma yürüttüğü öğrenilen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Birimi savcılarından Mesut Erdinç Bayhan’a da bir süre ifade vererek, kendisine kumpas kuranlardan şikayetçi olduğunu söylediği kaydedildi.

Savcılık işlemlerinin ardından adliye önünde gazetecilere açıklama yapan Tekin, yıllardır Türkiye’de Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy ve Askeri Casusluk gibi davalarda, ahlaki, vicdani ve özellikle de hukuki olmayan bir süreç yaşandığını savunarak, “Bu sürecin en büyük mağduru Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Bizlerin bireysel mağduriyetlerinin hiçbir önemi yoktur. Şayet siz vatanınızı kaybediyorsanız kişisel hesaplaşma içinde de olamazsınız” dedi.

“YARGI VE MEDYADAKİ ODAKLARIN ORTAYA ÇIKARILMASI LAZIM”

Yargılandığı davalarda, elde ettikleri makamları cumhuriyet yıkıcılığına alet edenleri gördüğünü ve tarihi sorumluluk gibi gördüğü için savcılığa geldiğini aktaran Tekin, “Zira, bir şey yapılanmasından bahsediliyor ise bunun sadece emniyet ayağı ile yetinemezsiniz. Mutlak yargı ve maalesef medyanın içindeki birtakım odakların da ortaya çıkarılması gerektiği düşüncesindeyim. Elimdeki maddi olguları avukatımla savcımıza arz ettik” ifadesini kullandı.

Ergenekon davasında en ağır cezanın kendisine verildiğini ve bunun en önemli sebebinin Ankara’daki Danıştay saldırısından hüküm giyen Osman Yıldırım’ın atfı cürümleri olduğunu söyleyen Tekin, “Osman Yıldırım’la gizli ittifaklar yapılmış ve bunlar saklanmıştır. Bir gün önce Sincan Cezaevi’ne girilmiş ve Osman Yıldırım dizayn edilmiş, kurgulanmıştır. Bu, zorlamalar neticesinde, avukatım sayesinde tescil edilmiş, açığa çıkarılmıştır” diye konuştu.

Ergenekon davasında dinlenilen “Gizli tanık 9″un Osman Yıldırım olduğunun ortaya çıktığını ve Yıldırım’ın bizzat kendisinin bunu söylediğini anlatan Tekin, savcıların Yıldırım’ın ifadelerini, “Gizli tanık 9″la ayrı yer ve zamanda alınan ifadeler diye onayladığını ve bunu mahkemeye yıllarca kabul ettirmek istediğini öne sürdü.

Tekin, şöyle devam etti:

“Biz de dedik, ‘Bu savcılar bu cübbelerini atsınlar. Mahkemelerinizi kandırıyorlar, hukuk ile aldatıyorlar’. Mahkeme, bize itibar etmediği gibi karar aşamasında da savcıların bu beyanlarını kaale alarak bizlere hüküm verdi. Dolayısıyla savcılar da mahkeme de aynı paralelde hareket etti. Bu bile bu davanın en büyük sahteciliğinin ifadesidir. Yani bir tanığı mahkeme heyetine iki tanık gibi sunmak, mahkemenin de bizlere ceza vererek, bunu onaylayarak, Türk kamuoyunu aldatmasıdır.”

“DANIŞTAY SALDIRISI MASUM İNSANLARIN ÜSTÜNE ATILDI”

Bir gazetecinin, “Şikayetçi olduğunuz kimler var?” sorusuna da yanıt veren Tekin, “Benim yargılandığım davanın savcılarından hepsinden şikayetçiyim. Başta Zekeriya Öz, Mehmet Ali Pekgüzel, Nihat Taşkın. Mahkeme heyetinin hepsinden” dedi.

Tekin’in avukatı Tahtabiçen de Silivri mahkemelerinde 7 yıl boyunca yapılagelen hukuka aykırılıkları ve usulsüzlükleri yapan sorumlulardan şikayetçi olmak için savcılığa geldiklerini belirterek, “Osman Yıldırım çok önemlidir. Danıştay saldırısına ‘yüzyılın vahşeti’ diyoruz. Ergenekon davasına bağlanmasının nedeni, Osman Yıldırım denen iftiracının beyanlarıdır. Osman Yıldırım’ın üstüne hiç gidilmedi. Danıştay saldırısı masum insanların üstüne atıldı. Bu araştırılsın” şeklinde konuştu.

Share

Yorum yok

Kıbrıs’ın Efsanevi Komutanı Muzaffer Tekin ‘Bayrak Krizini’ değerlendirdi

Share

3 Yorum

MUZAFFER KOMUTAN

MUZAHüseyin HaydarFFER TEKİN. ENOSİS FAŞİZMİ KIBRIS TÜRKLERİNİ KATLEDERKEN ADADA BARIŞI SAĞLAYAN KOMUTANLARDAN… EMPERYALİZMİN AKDENİZ PLANLARINA KARŞI DURDU. BU NEDENLE ORDUYA KURULAN KUMPASLA, ERGENEKON TERTİBİYLE YILLARCA HAPİS YATTI. PEK ÇOK YURTSEVER GİBİ, YAKALANDIĞI HASTALIK ÖNEMSENMEDİ… MUZAFFER TEKİN KOMUTANIMIZ ŞİMDİ YAŞAM MÜCADELESİ VERİYOR. BU ŞİİR YÜZBİNLERCE İNSANA BARIŞ GETİREN HAYAT VEREN, NATO ASKERİ OLMAYI RET EDEN KOMUTANA ADANMIŞTIR. NE KADAR ÇOK İNSANA ULAŞSA YİNE AZDIR.

HÜSEYİN HAYDAR

Lütfen sesli izleyin!

Share

Yorum yok

Sözcü gazetesinde yayınlanan röportajı:

2222

Share

Yorum yok

Bir kahramanla taniştim

halil altıparmak

Halil Altıparmak / Adana 5 Ocak Gazetesi /23.07.2014

Uzun bir zamandan beri tanışmak istediğim bir kişi ile 21 Temmuz (Kıbrıs çıkarmasının 40. Yıl dönümü) günü ÇAPA Hastanesi’nde tanıştım ve kafamdaki düşündüğümden daha fazlasını buldum.

Kim bu kişi?

Hani şu Ergenekon Terör Örgütü soytarılığı icat edilmişti ya!

Hani şu Türk Silahlı Kuvvetlerini çökertme projesinin dış güşler ve onların yerli -her türlü- işbirlikçileri ile uygulanması başlangıcı var ya!

Hani şu Büyük Ortadoğu Projesi ile bölgeyi dönüştürmek için ülkede tutulan taşeronlar oluşturulmuştu ya!

Bu ihanet projelerinin uygulanmaya başladığında ilk adı geçenlerin başında olan kişi.

Bugün gelinen noktada, tüm bölgenin kan gölü oluşunun ve bizim de dünya, bölge İslam Âlemi liderlikleri oyunundan bugünkü duruma düşüşümüzün nedeni, çok kısa olarak yukarıda özetlediğim, Türkiye’de 7-8 seneden beri yaşananlardır.

Atilla ATEŞ Paşanın Hatay’da Suriye’ye terörist başını yeter artık, derhal göndereceksin deyip, Suriye’nin de korkusundan hemen, beslediği terörist başını ülkesinden kovduğu ve dünyada hiç bir ülkenin bu caniyi kabul etmeye cesaret edemediği günlerden bugünlere gelişimizin en büyük nedeni, ERGENEKON, BALYOZ vesaire davaları ve bu davaların resmi, gayri resmi savcılarıdır.

Bu davalar bahane edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çökertilmesi gerçekleştirilmiş, dolayısıyla, bölgemizde bekçisiz köyde değneksiz gezilmeye başlanmıştır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu duruma düşürülmesi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin rahatça uygulanması için olağanüstü uygun bir ortam sağlamıştır.

Siz, bölgemizde yaşadıklarımızın Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eski gücünde olduğu dönemlerde yaşanacığını mı zannediyorsunuz?

Işte, neden ve sonuçlarını çok özetle anlattığım bu davaların başlangıcı olan günlerde adı çok sık duyulan o kişi;Muzaffer TEKİN! Emekli Yüzbaşı Muzaffer TEKİN!

‘Tutukluluğum süresince rahatsızlığımın ön plana çıkmasını istemedim, ama gelinen nokta benim kontrolüm dışında gelişmiştir. Içinde bulunduğum durumun bir af konusu yapılmasını kesinlikle istemiyorum’ diyebilecek cesarete ve mertliğe sahip bir isim Muzaffer TEKİN.

Adana Muharip Gaziler Derneği Başkanı Emekli Binbaşı dostum (kendi de kabul ederse) Tamer UMAN aracılığıyla, bu mert insanı, Muzaffer TEKİN komutanı, yatmakta olduğu İstanbul ÇAPA Hastanesi’nde ziyaret ettim.

Kısa süreli olmak zorunda olan ziyaretimde,  komutanla adeta yüz-yüz elli yıllık memleket ve Millet meselelerini konuştuk.

Komutanın, 7 yıl süren duruşma tiyatrolarında hiç eğilmediğini, bükülmediğini yazdığı mektuplardan çok iyi biliyordum zaten. Ayrıca, ziyaretimde, sohbetimizin konusu gelince, başucunda bulunan kitap ve defterler arasından birini aldı ve bir duruşmada, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Peygamberimiz hakkında mahkemeye  söylediklerini okudu ki, herkese ders niteliğinde idi.

Şimdi, bir başka kahramanlık özelliğinden bahsedelim;

Kıbtıs’ta  Zafer Tepe diye bir yer vardır. Bu tepe, adını 20 Temmuz 1974 tarihinde yapılan Kıbrıs çıkartmasında Teğmen Muzaffer TEKİN’in yaptığı kahramanlıklar nedeniyle, bu teğmenden almıştır.  Teğmen Muzaffer TEKİN, altın madalyalı Kıbrıs Gazisidir.

 Bir önemli konuyu daha açıklamadan geçemeyeceğim.

 Yukarıda adı geçen davalar nedeni ile içeri girip çıkan herkesin mücadelesine saygı duyarım elbette. Bu kişiler arasında basından takip ettiğim kadarıyla kahramanlık sıfatına layık kişiler olduğunu,  bu kişiler arasında da hep dik duranların olduğunu biliyorum. Yeri ve günü geldiğinde bu kişilerden de bahsettik, bahsederiz. Ancak, girip çıkanlardan bazılarının çıktıktan sonraki suskunluğunu, bazılarının son zamanlarda hedeflerinin tek taraflı olmasını anlamakta zorlanıyorum.

Muzaffer TEKİN komutan ile yaptığım sohbette, olayları doğru değerlendirişini, sağlıklı düşünce ürünü olan ülke gerçeklerini doğru yere koyuşunu, meselenin tek hedef gösterme değil asıl yetkililerin sorumlu olması gerektiğini söylemesi de, ayrıca takdire değer bir durum oluşturdu bende.

Bir konuya daha değinelim;

Bir insanın içerisinde kahramanlık duygusu olabilir ve sırası geldiğinde bunu gösterebilir. Kahramanlığa şahsî bakarsak böyle söylenebilir. Ama, evli bir kişinin kahramanlığını sürdürebilmesi için, mutlaka ev halkının da, özellikle eşinin de bu kahramanlığı içinde hissetmesi gerektir. Muzaffer TEKİN komutanın böyle bir eşi olduğunu ve kendisini desteklediğini kısa da olsa görme imkânım oldu ve hatta en yakınlarının da kendisini nasıl desteklediklerini yakından gördüm. Helâl olsun onlara!

Sonradan düşündüm; dedim ki, elbette Muzaffer TEKİN’ler olacak, elbette kahramanlar olacak!

Yüce Türk Milleti, asırlardan beri Cihan Hakimiyeti Mefkuresini            (ülküsünü) yetiştirdiği kahramanlar sayesinde uygulamadı mı?

Asırlardan beri içeriden ve dışarıdan bütün saldırılara rağmen, bugün, dünyanın en geniş topraklarına ve dünyanın ana dil olarak konuşulan ilk beş dilinden birine sahip bir MİLLET olabilmenin kahramanlar yetiştirmekten başka bir yolu var mı?

Yeter ki, Millet, kahramanlarına sahip çıksın, kahramanlarını unutmasın. Tıpkı ZAFER TEPE gibi.

http://www.5ocaknews.com/haberler/kose-yazilari/bir-kahramanla-tanistim.html

 

Share

1 Yorum

HİKMET ÇİÇEK/ ‘Zafer Yüzbaşı’

 

hikmetcicek“Ayşe tatile çıktı” parolasıyla başlatılan ve adadaki Türklerin uğradığı baskı ve zulmü ortadan kaldırmak amacıyla gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı 40’ıncı yılında. TSK’nın zorlu şartlarda gerçekleştirdiği bu harekata katılan genç bir subay üstün başarılarıyla dikkat çekti.

1969 yılında Kuleli Askeri lisesinden, 1972 yılında da Kara Harp Okulu’ndan Piyade Teğmen rütbesiyle mezun oldu. İlk görev yeri Bolu Komando Tugayı’ydı. Bir yıl süren kıta hayatının ardından Kıbrıs Barış Harekâtına, Bolu Komando Tugayı 2. Tabur, 2. Takım Komutanı olarak katıldı. Harekâtta en çok muharebeye giren takımın komutanıydı. Lapta ile Karapa arasındaki tepeyi Grivas’ın EOKA-B’cilerinden ele geçirir. Başarılarından dolayı “üstün cesaret ve feragat altın madalyası” ile taltif edildiğinde daha 24 yaşındaydı. Bolu Komando Tugayı’nın komutanı Sabri Demirbağ ve harekâtın kurmayları bu genç teğmeni “Kıbrıs Barış Harekâtının seyrini değiştiren subay” olarak nitelediler. Kıbrıs Türkleri, bir kadirşinaslık örneği olarak muharebelerin geçtiği bir tepeye onun ismini verdiler, “Zafertepe” dediler. Bu genç teğmen, sonradan yakın dostlarının “Zafer Yüzbaşı” dedikleri Muzaffer Tekin’den başkası değildi.

Muzaffer Tekin, Tuzla’da Alay Nöbetçi Amiri olduğu 18 Mart 1985 gününe kadar askerlik mesleğine tutkuyla bağlı kalacaktı. O gün hayatının seyri bütünüyle değişecekti. Birkaç gün önce Tuzla’da bulunan bir gazinoda dört teğmen, teğmen oldukları bilinerek gazino sahipleri tarafından darp edilmişti. Tekin’in nöbetçi olduğu gece ise söz konusu gazinoya karşı bir baskın gerçekleşmiş, dört gün önce yaşanan olayın acısı çıkarılmıştı. Bu olayla ilişkilendirilen Muzaffer Tekin askeri mahkemeye sevk edilmiş, fakat Yüksek Askeri Şura mahkeme sonucunu beklemeden Tekin’i mesleğinin zirvesinde res’en emekliye sevk etmişti. Daha sonra ise Yüzbaşı Tekin, YAŞ kararıyla TSK’dan ilişiğinin kesilmesine neden olan bu olaydan beraat etmişti.

Ergenekon davası sanıklarından Rafet Arslan, 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaptığı savunmasında sınıf arkadaşı Muzaffer Tekin’i şöyle anlatıyordu:

“Muzaffer benim mahallemde çelik çomak oynarken tanıştığım biri değildir. 40 küsur yıl evvel bu ülkeyi cumhuriyeti can bedel korumaya omuz omuza yemin ettiğim devre arkadaşımdır. Silah arkadaşımdır, kardeşimdir. Muzaffer Tekin bir savaş kahramanıdır. Makam ve mansıp mücadelesinde kelepir sevdasından uzak, kendisini çevresine göre, sevgiye göre ayarlamış bir muhabbet fedaisidir.”

‘ZAFER TEPE’ İSMİ

Balyoz davası sanıklarından, J. Kurmay Albay Mustafa Önsel “Beşiktaş’ta Sırtlan Pusu’su” adlı kitabında Muzaffer Tekin’i şöyle anlatır:”Astı, üstü herkes ondan kahraman diye bahsediyordu. Sadece astları değil, üstleri de kendisine saygı duyuyordu. Kıbrıs savaşında yaptıklarını kendisinden değil, arkadaşlarından, ders hocalarımızdan dinliyor, kendisine içten içe hayranlık duyuyorduk.

Yürüyüşüyle, duruşuyla emsallerinden farklı bir subaydı Yüzbaşı Tekin. Kışlada pek çok bölük vardı ama en olumsuz hava şartlarında bile eğitim yapan bir tek bölük olurdu. O da Muzaffer Tekin’in bölüğü.

Kıbrıs savaşına teğmen olarak katılmış, gösterdiği üstün cesaret ve feragat nedeniyle bu rütbede altın madalyalı tek subay olarak tarihe geçmişti. Kıbrıs ta cephe taarruzu ile ele geçirdiği tepeye ismini vermişlerdi: “Zafer tepe!” Asker olsun diye yaratılmış birisiydi gözümüzde Muzaffer Tekin. Yirmi altı yıl sonra Muzaffer Tekin, “Ergenekon” isimli davadan, iftiralarla, haksız hukuksuz biçimde bu sefer cezaevine tıkılacaktı. Ben de benzer şekilde haksız hukuksuz bir şekilde “Balyoz” davasından tutuklanacaktım. O zamanlar nereden bilebilirdim yolumun, 26 yıl sonra Muzaffer Tekin ile bu sefer cezaevinde kesişeceğini?”

Aydınlık gazetesi, 20 Temmuz 2014

Share

Yorum yok

Kumpasın özeti bu mektupta !!!

Kumpasın özeti bu mektuptaİşte Danıştay ve Ergenekon davaları tanığı Osman Yıldırım’ın 2008’de aynı davada yargılanan arkadaşı İsmail Sağır’a yazdığı mektup. Dava sürecinde olacakların sıralandığı mektup ‘paralel kumpas’ın belgesi niteliğinde…

Türkiye, hırsızlık, gasp ve adam öldürme suçlarından sabıkası bulunan Osman Yıldırım’ı 17 Mayıs 2006’da, 2. Daire Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin’in öldürüldüğü, 4 üyenin de yaralandığı Danıştay saldırısı ile tanıdı. Saldırının ardından 2008’de Osman Yıldırım, Alparslan Arslan, Erhan Timuroğlu, avukat Süleyman Esen, İsmail Sağır ve Tekin İrşi tutuklandı. Danıştay’dan 10 gün önce gerçekleşen Cumhuriyet Gazetesi’ne yönelik bombalı saldırının da failleri olan Yıldırım ve arkadaşları, Sincan Cezaevi’ne konuldu. Yaklaşık 1 yıl sonra Ergenekon davasını başlatan Ümraniye’de bulunan el bombaları Cumhuriyet’e atılanlarla aynı seriden çıkınca bu kez Yıldırım, tanık olarak Ergenekon iddianamesine geçti. Danıştay ve Ergenekon davaları birleşti. Ergenekon davasının hem sanığı, hem tanığı, hem de gizli tanığı olan Yıldırım, çelişkili ifadeleri ve itiraflarıyla gündeme oturdu. SABAH, soruşturmaların flaş ismi Yıldırım’ın, savcı Zekeriya Öz ile Sincan Cezaevi’nde görüştükten sonra 24 Mart 2008’de aynı davadan yargılandığı arkadaşı İsmail Sağır’a yazdığı kehanetlerle dolu tek sayfalık mektuba ulaştı. 13 Şubat 2008’de Cumhuriyet’e bomba atmaktan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nce ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Osman Yıldırım, mektubunda kendisiyle aynı cezayı alan arkadaşına, davanın bundan sonra nasıl seyredeceğini, hangi mahkemede görüleceğini, kimlerin beraat edeceğini, hangisinin ne ceza alacağını tek tek sıralıyor. Geçen yıl tahliye olan Yıldırım’ın mektubundaki kehanetler 5 yıl süren davalarla bir bir gerçekleşiyor.

‘KAFANA TAKMA RAHAT OL’ 
Cezaevi yönetiminin ‘görüldü’ kaşesinin yer aldığı Yıldırım’ın mektubu şöyle: “İsmail kardeşim mektubunu aldım. Gerekçeli karar henüz açıklanmadı. Açıklandıktan sonra otomatikman Yargıtay’a temyize gidecek. O zaman savunma hazırlayıp gönderirsin. İsmail, verilen karar hukuki değil siyasi bir karardı ve bu karar bozulacak. Davamıza İstanbul Beşiktaş bakacak ve senin Tekin’in alacağınız ceza 3’er yıl olacak. Erhan ise bir yıl 10 ay ceza alacak. Süleyman ise beraat edecek. Bu cezalarda Cumhuriyet Gazetesi’ne yönelik çıkar amaçlı yapılan eylemler nedeniyle olacak. Ankara’yla zaten ilgimizin olmadığı ortada. Özet olarak siz dosya bozulana kadar içerdesiniz. Kafana takma rahat ol. Alparslan’ı da boş ver. O Allah’tan bulacağını bulmuş. Bu mektubu alınca İstanbul Silivri F Tipi, Tekirdağ F Tipi ve Kandıra F Tipine sevk yaz. İdare bize karşı ideolojik bir tavır almış. Bu nedenle idareden hiç bir talepte bulunma. Vereceğin kağıt parçasına yazıktır. Sorunu olan varsa sana başvursun. Sen çözmeye çalış. Allah’a dua et. Allah’a emanet ol. Gözlerinden öperim, yanındaki kişilere selamlar.” 

TÜM OLACAKLARI BİLDİ 
Savcı Öz ile cezaevinde sık sık görüşen Yıldırım’ın mektubunda yer verdiği davayla ilgili öngörülerin tamamına yakını gerçekleşti. 18 Mayıs’ta 2009’da Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, Danıştay davasının, Ergenekon davasıyla birleştirilmesine karar verdi. 5 Ağustos 2013’te Ergenekon davasıyla ilgili verilen kararda Yıldırım tahliye edildi. Avukat Süleyman Esen beraat etti, Timuroğlu, Sağır 21 yıl, Irşi ise 9 yıl 2 ay ceza aldılar. Üç sanık da 5 yıllık azami tutukluluk sürelerini doldurdukları için tahliye edildi. 

SAVCILAR HESAP VERECEK
Şaşkınlık yaratan mektup Ergenekon sanıklarını da harekete geçirdi. Mektubu Ergenekon davasının Yargıtay’daki temyiz incelemesine ‘kumpas belgesi’ olarak sunacaklarını bildiren sanık Hayrettin Ertekin, “Bu mektubun var olduğunu bütün sanıklar olarak biliyorduk ama bir türlü gerçeğine ulaşamamıştık. Belge bizim elimize geçtikten sonra derin bir ‘oh’ çektik. Çünkü bize kurulan kumpası hukuk adamıyım diyen herkes biliyordu. Bu kumpası kuranlar adalet önünde hesap verecek. Sahte örgüt, düzmece belgeler yarattılar. Bu mektup bunların en büyük kanıtı. Yargıtay’da görülecek temyiz sürecinde mektubu sunacağız ve yeni bir süreç başlayacak. Cezaevine giderek Osman Yıldırım ile görüşüp, garantiler veren savcılar yaptıklarının hesabını verecekler. Zaten Yıldırım da sık sık Savcı Zekeriya Öz başta olmak üzere bazı savcılara teşekkür ediyor. Bunlar kayıtlarda var. 17 ve 25 Aralık komplosunu kuranlar aynı tuzağı bize kurmuşlardır. Paralelcilerin ipliğini pazara çıkaracağız. Tüm dengeleri alt üst edecek bu mektup kumpasın kanıtı. Mektubun kaybolmaması için orjinalini özel kasada saklıyoruz. Çünkü bu kumpasçılardan her şey beklenir. Belgeyle Türk milleti paralel tuzağı görecek” dedi.

ZEKERİYA ÖZ’Ü SELAMLAMIŞTI
Tartışmalı sanık Osman Yıldırım, Sincan Cezaevi’nde savcılarla yaptığı pazarlık sonucu aynı zamanda gizli tanık olmuştu. Bazı ifade tutanaklarında, polisin ‘Osmanım’ diye hitap ettiği Yıldırım, verdiği bilgilerle davanın seyrini değiştirmişti. Yıldırım, Ergenekon davasında keşif için Ataşehir’e götürülmüş ancak kendisine bombaların verildiğini iddia ettiği evi de bulamamıştı. Ergenekon davasının karar duruşmasında söz alan Yıldırım, “Sayın savcılar Zekeriya Öz ve Mehmet Ali Pekgüzel’i selamlıyorum” demişti. Cumhuriyet gazetesine atılan bomba nedeniyle Ankara’da müebbet hapis cezası alırken İstanbul’da yapılan Ergenekon davasından beraat etmişti. Hem sanık, hem tanık, gizli tanık olan Yıldırım’ın Danıştay saldırısında Alparslan Arslan’la beraber hareket ettiği yönündeki delillere rağmen tahliyesi hukuk çevrelerinde tartışma yaratmıştı. Yıldırım, Cumhuriyet gazetesine yönelik azmettirici olduğu söylenen bombalı saldırılardan da aklanmıştı.

01.07.2014 Sabah/Erhan Öztürk

http://www.sabah.com.tr/Gundem/2014/07/01/kumpasin-ozeti-bu-mektupta

 

 

Share

Yorum yok

O şovalye ruhlu subay

O şovalye ruhlu subay

 

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, koğuş arkadaşı emekli orgeneraller Hurşit Tolon, Bilgin Balanlı ve eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’yı görmek için Silivri’ye gitti. İstanbul Üniversitesi Çapa Hastanesi?nde tedavi gören emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’i de ziyaret eden Başbuğ, Muzaffer Tekin’i çocukluğundan tanıyorum. Tabur komutanımın oğlu. O kadar şövalye ruhlu bir subay ki, hastalığını bile söylemeyi yediremeyen bir arkadaşım dedi.

ERGENEKON davasıında tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi?nden 2 hafta önce tahliye olan eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, koğuş arkadaşı emekli Orgeneral Hurşit Tolon, emekli Orgeneral Bilgin Balanlı ve eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı?yı Silivri?de ziyaret etti. Başbuğ daha sonra, ?Ben çocukluğundan tanıyorum. Tabur komutanımın oğlu. O kadar şövalye ruhlu bir subay ki, hastalığını bile söylemeyi yediremeyen bir arkadaşım? dediği Ergenekon Davası sanığı emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin?i, kanser tedavisi gördüğü İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Enstitüsü?nde ziyaret etti. 1 saat içeride kalan Başbuğ?u, Tekin?in eşi Müge Tekin uğurladı. Başbuğ, çıkışta, ?İyi gördüm. Ve beklentimin üzerinde dirençli ve morali yerinde? dedi. Silivri?de İşçi Partililerin 925 gündür nöbet tuttuğu Vatan Çadırı?na da giden Başbuğ?u İP?nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Levent Kırca ve partililer Türk bayraklarıyla karşıladı. Partililerin imza isteklerini geri çevirmeyen Başbuğ, burada yaptığı konuşmada şunları söyledi:

GİZLİ TANIK REZALET

?Bizim kalbimiz sevgiyle dolu. İçimizde ne nefret duygusu var ne intikam duygusu var. Ama bir duygumuz var dimdik ayakta. Biz adalet istiyoruz. Silivri?de, Hasdal?da, Hadımköy?de, Sincan?da ve diğer cezaevlerinde haksız yere tutulan son arkadaşımız serbest bırakılana kadar bize rahat etme olanağı yok. Emekli Orgeneral değerli arkadaşım Hurşit Tolon biliyorsunuz sadece ve sadece 1 gizli tanık ifadesine dayanarak hâlâ hapiste. Başka hiçbir şey yok. Bu gizli tanık da kimdir? Silahlı Kuvvetler?den atılan birisi, uzman çavuş. Bunun ifadesine dayalı olarak maalesef bu menfur, Malatya?daki Zirve cinayetine dahil edilmiştir. Türk yargısıyla ilgili çok konu konuştuk ama Türk yargısının bugün geldiği noktanın en önemli nedenlerinden birisi gizli tanık müessesesidir. Rezalet bir müessese. Gizli tanık olayı Türk adaletinin kanayan yarasıdır. Bu sisteme mutlaka ve mutlaka son verilmelidir. Ümit ediyor ve bekliyoruz.

YETER… YETER…

Bu Balyoz davasından mağdur bulunan bu 237 arkadaşımın kendilerinin ve ailelerinin çektikleri acılara artık son verilsin. Yeter… Yeter… Hem herkes biliyor bu davanın boş olduğunu, tamamen dijital veriler. Hiçbir imzalı belge yoktur.?

Eyüp SERBEST / 25.03.2014 Hürriyet gazetesi

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26077990.asp

Share

Yorum yok

?Muzaffer Tekin hiç acı çekmedi? / Yavuz Selim DEMİRAĞ

Perşembe akşamı Ulusal Kanal?da Hulki Cevizoğlu?nun  ?İkna Odası? adlı programını seyrettim. Silivri?den ayağının tozu ile çıkan Doğu Perinçek?in karşısında sevgili Arslan Bulut, Cumhuriyet gazetesinden Orhan Bursalı, Ümit Zileli, Gülgün Feyman vardı. 12 Mart, 12 Eylül gibi darbe günlerinin mahpusu Doğu Perinçek?te altı yılı geride bıraktığı son hapisliğinden iz göremediğimi belirtmeliyim. Sanki geçici bir göreve gitmiş, ikamet adresini değiştirmiş, tayin edildiği bir başka ilde sabır ile görevini yerine getirmiş devlet memuru edasıyla öncelikle  ?alacağımız yok?  diye sözlerine başladı. Sonra ?Silivri ya da Zulümhane rantı? ndan bahsetti. Davanın ilk gününden beri duruşmaları, ifadeleri ve orada yazılanları yakından takip eden biri olarak bu  ?rant?  tanımına takılıp kaldım.  ?Hiç acı çekmedim.. Çekseydim de söylemezdim zaten.. Silivri?de işkence ve dayak yoktu. Dolayısıyla acı çekecek, acının fotoğrafını çektirecek durum söz konusu değildi.. Oğlum Mehmet içeri alınınca acı çektiğimi sandılar. Hayır, tam tersine onun bu tecrübelerden geçmesi lazımdı..? diye devam etti Perinçek.
Perinçek?in Silivri?yi Yemen ve Çanakkale gibi savaş mevzisi olarak kabullenmesi izleyicilerin büyük bölümünü etkilemiş.
Ümraniye?de bulunduğu iddia edilen bombalardan sonra  ?Bu bir Amerikan tertibidir.. Hedef öncelikle Türk Ordusudur?  tespitinde bulunan Perinçek?in  söyledikleri doğru çıktı. Sadece televizyon programlarında anlattıklarından değil, Perinçek ile beraber Tekirdağ ve Silivri?de hapis yatanlardan da dinledim onun tutumunu.. Savunmalarını salonda canlı canlı izledim. Yetmedi kayıtları seyrettim defalarca.
Doğu Bey, Siliviri?deki acılar meselesini konuşurken Muzaffer Tekin?den bahsetti. Kuddusi Okkır?ı hatırlattı. Okkır?ın 20 kiloya düşene kadar hastaneye götürülmediğini, Tekirdağ Cezaevindeki koğuşunda tuvalete bile arkadaşları tarafından taşındığını hatırlattı. Nazlı Ilıcak?ın iki aylık, Tayyip Erdoğan?ın dört aylık hapislerinin mağdur edebiyatını sürdürüşlerine dikkat çekti.  ?Muzaffer Tekin ise her sorulana arslanlar gibiyim.. Bomba gibiyim cevabı vermiştir. Onun hızla kilo kaybettiğini görüyorduk. Ömrünü ülkesine, vatanına adadığı halde darbecilikle, Danıştay cinayetiyle suçlanmayı hazmedemediği için kahırlandı, kanser oldu. Ama hiç acı çektiğini söylemedi. Askerlik, komutan olmak böyle bir şey, yurtseverlik ve adam olmak da böyle bir şeydir?  sözleri ile Tekin?i anlatınca dayanamadım. Bir süredir Çapa Hastanesi?nde kanser tedavisi olan ve iki gün önce özgürlüğüne kavuşan Muzaffer Tekin?i telefonla aradım.
?Size geçmiş olsun demiyorum.. Onlara geçmiş olsun.. Siz kazandınız.. Onlar kaybetti?  diye girdim söze..  ?Senin sesini duyunca hücrelerim yenilendi Yavuz Selim Kardeş.. Sizin televizyonlardaki konuşmalarınız, gazetelerdeki yazılarınız bize içeride güç verdi. Günün birinde çıktığımızda aynı saflarda mücadele edeceğimize inancımızdan zerre kadar şüphe etmedik.. Duruşmalar esnasında sizlerin yanımızda oluşu yalnız olmadığımızın göstergesiydi. Şimdi yeni bir fişleme yapıyorum.. Sanıldığı gibi bir fişleme değil. A sınıfı B sınıfı.. Asalet ve cesaret üzerine.. Bu süreçte asaletini tescil edenler, cesaretini sergileyenler var. Sınıfta kalanları Allah?a havale ediyorum. Gerekirse altı yıl değil 66 yıl daha yatarım. Kendi adıma Türk Milletine hakkımı helal ediyorum. Türk Milleti de inşallah haklarını bize helal eder. Allah doğrunun yanındadır. Her şey ortaya çıktı. Kumpasçıların yargılandığını görmeyi Allah bize  nasip eder inşallah?  sözleri ile beraber nefsime ağır gelen iltifatları sıraladı. Alemlerin Rab?binin ona sağlığını yeniden kazandıracağına inanıyorum.

Yeniçağ Gazetesi 15.03.2014

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/muzaffer-tekin-hic-aci-cekmedi-30115yy.htm

Share

Yorum yok

Ergenekon davası sanıklarından, Aykut Metin Şükre’den gelen basın açıklaması…

aykut metin şükre 001aykut metin şükre 002aykut metin şükre 003

Share

Yorum yok

AYDINLIK GAZETESİNDE YAYINLANAN MUZAFFER TEKİN RÖPORTAJI

6-7 Eylül 2013 tarihinde yayınlanan, Sn. Hikmet Çiçek ile gerçekleştirdiği röportajında, büyük tertibi tüm çıplaklığı ile Aydınlık gazetesi okurlarına anlattı.

Aydınlık-06.09.2013Aydınlık röportajı

Share

Yorum yok

Osman Yıldırım: MUZAFFER TEKİN’İ TANIMIYORUM!!!

Muzaffer Tekin’in,  savunmalarında defaatle ortaya koymuş olduğu, davanın seyrini değiştirebilecek nitelikteki Osman Yıldırım’ın mektubu mahkeme tarafından maalesef görmezden gelinmiştir! Tertibi yerle bir edebilecek önemdeki bu mektubu konu alan haber Aydınlık gazetesinin bugünkü manşetinde yer almıştır. 001002MT 006

Share

Yorum yok

Rakamlar, harflerden haysiyetlidir!

İŞTE, ÜLKE EKONOMİSİNİN GERÇEK YÜZÜ

Milliyet gazetesi yazarı sayın Güngör Uras, 13.05.2013 tarihinde kaleme aldığı aşağıdaki köşe yazısında ülke ekonomisinin gerçeklerini okuyucuları ile paylaşmıştır. Resmi kurumlardan elde edilmiş verilerin ışığında ortaya çıkan mali tablo, maalesef iktidarın ekonomik söylemlerinin gerçekleri yansıtmadığını gözler önüne sermektedir!

 

EKONOMİ 001

 

 

Share

Yorum yok

Son Savunmam dan Basın’a Yansıyanlar

MT savunma 001

Share

Yorum yok

Mehmet Y. Yılmaz’dan Çarpıcı Bir Köşe Yazısı

Doğu Perinçek’in Açıklaması

ERGENEKON yargılamasının yapıldığı mahkemeye Genelkurmay Başkanlığı tarafından gönderildiği belirtilen bir şema ile ilgili olarak 2 Ocak?ta bu köşede bazı sorular sormuştum.

Söz konusu şemanın Genelkurmay tarafından hazırlanmadığı daha sonra ortaya çıkmıştı.

Genelkurmay kendisine gönderilmiş bulunan bir şemanın kopyasını mahkemeye iletmiş.

Bununla ilgili olarak sanıklardan Kemal Kerinçsiz?in açıklamasına bu köşede 21 Ocak günü yer vermiştim. Şema ile ilgili olarak İşçi Partisi Genel Başkanı ve Ergenekon davasının tutuklu sanığı Doğu Perinçek?ten de bir açıklama aldım.

Perinçek, ?Şunu da hiçbir zaman mahcup olmayacağımı bilerek yazıyorum: ?Ergenekon? davasında suçlanan sivil ve asker aydınlardan hiçbirinin Danıştay cinayeti ile bir ilgisi yoktur. Bu gerçek, abartmadan söylüyorum, duruşmalarda yüzlerce kez kanıtlanmıştır. Bu konuda en küçük şüphe kalmamıştır. Yarına kalacak olan gerçek, budur? diyor.

Perinçek?in açıklaması duruşma tutanakları ve gazete haberleri ile birlikte bu köşeye sığamayacak kadar uzun. O nedenle bir özet yapacağım, Perinçek şöyle diyor:

1? Genelkurmay?ın yazısında ve şemada ?Ergenekon? adı yok. Olamazdı da. Çünkü şemanın hazırlandığı 17 veya 18 Mayıs 2006 tarihinde ?Ergenekon? adı anılmıyordu.

2? Genelkurmay Başkanlığı?nın yazılarında, bu şemanın Genelkurmay?da oluşturulduğu yolunda bir ifade bulunmuyor.

3? Bu şema yazınızda iddia ettiğiniz gibi 15 Haziran 2006 tarihinde değil, 18 Mayıs 2006 günü oluşturulmuştur. Şemanın üzerinde tarih yok, fakat şemada Muzaffer Tekin isminin altında ?Firari? yazıyor. Danıştay cinayeti 17 Mayıs 2006 günü oldu. Muzaffer Tekin 19 Mayıs 2006 günü polise teslim oldu. Buradan anlaşılıyor ki, şema cinayetin gerçekleştiği 17 Mayıs veya 18 Mayıs günü oluşturuldu.

4? Şemayı Genelkurmay?ın değil, polisin oluşturduğu kesin kanıtlarla saptandı. Oluşturulduğu tarihte Muzaffer Tekin?in ?firari? diye nitelenmesi, şemanın polis tarafından suikastın yapıldığı gün ya da ertesi gün oluşturulduğunu gösteriyor. ?Firari? kavramı polis tarafından kullanılmaktadır. Genelkurmay Başkanlığı yetkilileri, askeri yazışmalarda ?Firari? sözcüğünün yalnızca askerden firar edenler için kullanıldığını ve bu kavramın Genelkurmay yazışmalarında polis yazışmalarındaki içeriğiyle kullanılmadığını belirtiyorlar.

Şema Genelkurmay formatına ve askeri yazım tekniğine uymuyor.

Zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, Danıştay cinayetini araştırmanın Genelkurmay?ın görev alanına girmediğini ve kendisine böyle bir şemanın intikal etmediğini belirtti. Tanık ifadeleri de bunu kesinlikle belirtiyor.

5? Şema polis sorgusunda Alparslan Arslan?ın önüne konmuştur. Alparslan Arslan, polisin ısrarla yönelttiği, ?Doğu Perinçek?ten mi emir aldın? sorusuna ?Dünyaya 50 defa gelsem, Doğu Perinçek ile işim olmaz? diye cevap vermiştir. Bu soru da gösteriyor ki, polis bir tertibin içindedir ve soruşturma başlamadan şemayı hazırlanmıştır.

6? ?Muzaffer Tekin daha sorgudayken, serbest bırakılmadan önce, Doğu Perinçek basın toplantısı yaptı, Muzaffer Tekin?in Danıştay cinayetinin içinde olmayacağını belirtti. Dava sürecinde, Ergenekon davası sanıklarının Danıştay cinayetiyle hiçbir ilgilerinin olmadığı çok sayıda kanıtla ispatlanmıştır.? Bu iddiayı doğrulayan tek bir kanıt yoktur. Osman Yıldırım?ın yalanları ve çelişmeleri bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.

7? Danıştay cinayetinin hemen ertesi günü bütün gazetecilere, ?Alparslan Arslan?ın üzerinde Doğu Perinçek ve İşçi Partisi?ne bağlı Ulusal Haber kimliği bulunduğu? yalanı yazdırıldı.

Ulusal Haber kartının Ulusal Kanal ile ilgisinin olmadığı ispatlandı. Ulusal Haber adlı kuruluşun sahibi ve yöneticisi Mehmet Tümer?in MİT?te ?Ankara bölgesinde? çalıştığını MİT?in Eski Kontr Terör Merkezi Başkanı Mehmet Eymür tanık ifadesinde kabul etti. Ulusal Haber kimliğinin Alparslan Arslan?a Ulusal Kanal?ı ve Doğu Perinçek?i şemaya yerleştirmek için verildiği ortaya çıktı.

8? Poliste yapılan şemanın o tarihte Dışişleri Bakanı ve Terörle Mücadele Kurulu üyesi olan Abdullah Gül?e verilen Emniyet brifinginde de gösterildiği iki yıl sonra basında yer aldı.

Açıklama özetle böyle. Okuyucularımın bilgisine sunarım.

Mehmet Y. Yılmaz / Hürriyet / 08 Şubat 2013

Share

Yorum yok

BERtaraf OLAN ŞAKACI ÇOCUKLARA

Nihat Genç

Yalan yanlış düzmece tertip belgelerle görevlerini kusursuzca yerine getirdiler. Şu anda yüzlerce mağdur insan on binlerce yıl ceza almış içerde.Taraf?ın şakacı çocukları boylarından büyük işler yaptı, hukuk ahlak insanlık hak getire. Bir ?proje? gazete olarak gölgelerden kahramanlar kahramanlardan iftiralarla katiller yarattılar. İftira ve itham denizinde yüzdükçe benlik sarhoşluğuna tutuldular. Apoletli omuzlara karşıydılar güya, takdir, kendi göğüsleri titrek kavakların yaprakları kadar çok madalyayla doldu taştı parladı. Amerikalılar?ın iyi bilip öğrettiği zihin kontrolünde çok işe yaradılar, daha da ileri gidip, zihinlere hepsi sahtekarlık ürünü fosfor bombaları attılar. Neydi iddiaları Türkiye?ye ikinci cumhuriyet gelecekti, takdir, Türkiye?ye gelen giden yok, Türkiye bildiğiniz ?havale? geçiriyor.

Neydi iddiaları Derin Devlet?i temizlemek, yüz binlerce insan dinlendi onbinlerce insan soruşturmadan geçirildi, temizlendi mi, hayır, yılan gibi derin devlet sayelerinde aklanıp paklanıp gömlek değiştirdi.

Bildiğimiz Türkiye değişti mi? Eşek aynı eşek.

Şakacı çocuklar iyi dinlesin, hoca bir gün eşeğe ters binmiş, görenler, ya hoca bu nasıl eşeğe biniş, demiş, hoca önüne bakmış:

YAHU BURADA BİR BAŞ VARDI, GÖT OLDU. demiş.

Şakacı çocuklar iyi dinlesin, hoca eşeğine karpuz yedirecek karpuzu parçalayıp eşeğin gerisine koymuş. Görenler ya hoca şu karpuzu eşeğin önüne koysana, ardına koyulur mu, demiş.

Hoca, ?nasılsa çıkartacak, bari karpuza ziyan olmasın.?

Ey muhterem Nasreddin Hocam, karpuza ziyan olmaz mı?

Hepimiz işte bir şekilde eşekten düşen karpuza döndük.

Şimdi sormalı entelektüel anlamıyla birbirimize, söyler misiniz, şu anda kimler iktidar, bu yoksul halkı kimler kandırıyor, kimler yiyor, kimler bizim paramızla savaşıyor? Ve katiller hala işbaşında?

Şakacı çocuklar, aslında sizinle bizim aramızda hiçbir fark yoktu, bir küçük ayrıntı vardı, bizler sivillikten kimsenin adamı olmamayı anladık, sizler bu?yular? kimin elinde hiç sormadınız?

Şimdi tezgah belgelerle binlerce yıl ceza almalarına sebep olduğunuz yüzlerce insan var, hepsi hukuksuzluktan adaletsizlikten hücrelerinde dizlerine kapanmış gizli gizli ağlıyor ve çağlaya çağlaya küfrediyor, size değil, onları bir fare kadar çaresiz bırakan medyaya, hukuka, insanlığa?

Gana?da bir yerli kabile her yıl totem etrafında geleneksel danslarını yaparmış, bir gün bu yerli kabilenin eline bir kasetçalar geçmiş, içinde rock şarkılar.

Yine totem etrafında dönmeye devam ediyorlar ama kasetçaları açıp müzik eşliğinde.

Bu vahşi din milliyetçiliğinin totemi hala orada, size de birkaç dakika kendileri doldurdukları sivil kasetler çaldırdılar, hepsi bu?

Nihat Genç 

14.12.2012 – www.odatv.com

Share

Yorum yok

BU MAHKEME ÇILDIRMIŞ OLMALI

Yaklaşık iki aydır tanık ifadeleri dinleyen mahkeme, geçtiğimiz hafta salı günü  gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’ı dinledi. Menfur  Danıştay suikastine ismi karıştırılan Muzaffer Tekin, bilindiği üzere saldırının akabinde medya marifetiyle sistemli olarak gerçekleştirilen siyasal linç’in kurbanı yapıldı. Örneklerini daha sonraki yıllarda çokça gördüğümüz, önce kamuoyu önünde itibarını yok et, sonra derdest et nazariyesi ilk o süreçte uygulamaya konuldu. Medya yoluyla, onurlu ismi mesnetten uzak türlü olumsuzluklar yüklenerek  ülke kamuoyunda şaibeli hale getirilmeye çalışıldı. Maalesef yapanın yaptığıyla kaldığı gibi yazan da yazdığıyla kaldı. Aleyhinde yazı yazan, haber yapan  kalem sahiplerinden birisi de o gün duruşma salonunda tanık olarak dinlenilen gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’tı. Tanık Aydıntaşbaş’ın ifadelerinde  ismi geçen  Muzaffer Tekin’in, soru sorma isteği(hakkı)  mahkeme başkanı tarafından reddedildi. Gerekçe olarak ta tanığın, Muzaffer Tekin’i tanımaması gösterildi. İleri sürülen gerekçe karşısında hayrete düşen Muzaffer Tekin, soru sorma hakkı elinden alınmasının yanında mahkemenin insicamını bozduğu gerekçesiyle de 16 celse duruşmalardan men edilme cezası aldı. Aşağıda konu ile ilgili bilgi ve yargılamayla ilgili gerçeklerin  yer aldığı gazete kupürü, Ergenekon davası tutuklusu, gazeteci sayın Hikmet Çiçek’in  01 Ekim 2012 tarihinde Aydınlık gazetesinde yazdığı köşesinden alınmıştır.

 

 

Share

Yorum yok

“Osmanım”

Ergenekon davası tutuklusu, gazeteci sayın Hikmet Çiçek’in 10 Eylül 2012 tarihinde Aydınlık gazetesinde çıkan Osman Yıldırım konulu köşe yazısı;

Share

Yorum yok

ERGENEKON MAHKEMESİ İŞTE BU!

Tutuklu gazeteci, sayın Hikmet Çiçek’in kaleminden, 26 Ağustos 2012 tarihinde Aydınlık gazetesinde yayınlanan Ergenekon mahkemesi ile ilgili  ibretlik köşe yazısı;

Share

Yorum yok

Silivri’ de 6.yıl

Tutuklu gazeteci sayın Hikmet Çiçek’in 03 Temmuz 2012 tarihinde Aydınlık gazetesinde ki köşesinde  Muzaffer Tekin ile ilgili yapmış olduğu haberin kupürü:

Share

Yorum yok

MEDCEZİR PROGRAMI & Av.Zeynep KÜÇÜK

Malum, ülkemiz basını tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor. Aklınıza hemen tutuklu gazeteciler gelmesin, o ileri demokrasinin ayrı bir cilvesi. Kastım dışarıdaki gazeteciler. Televizyonu, gazeteyi her açtığımızda karşımıza çıkan “Misyon gazetecileri”, her koşulda siyasal erk?i destekleyen iktidar sözcüleri.

İktidar?ın rengi hiç önemli değil, bugün bu iktidarın, yarın başkasının…

Nagehan Alçı ve Rasim Ozan Kütahyalı çifti bu anlamda gösterdikleri performansla hem ideal çift hem de ideal tip olarak mümtaz basınımızın alâmetifarikası. Katıldıkları televizyon programlarında psikolojik savaşın tüm unsurlarını kullanarak, kişiler hakkında, iddiadan öteye gitmeyen isnatlarda bulunarak toplumun zihnini bulandırmaktan öte başkaca da bir kerametleri bulunmamakta. Kendilerinin çaldığı, kendilerinin söylediği programlarda neredeyse haftanın her günü vazifelerini ifa ederken, hedefte hep Cumhuriyet, TSK, Atatürk ve iktidar muhalifleri vardır. Tartışmalarda daima karşılarına çıkarılan tipler özenle seçilerek, yapılan gri propagandanın etkili olması amaçlanır. Fakat kazara sağlam bir kayaya çarptıkları zamanda bunlar kadar çabuk dönüş yapan yoktur. İzleyicinin dahi yüzünün kızardığı anlarda sunucu devreye girer hemen farklı bir konuya atlanır, ama dün bu böyle olmadı!

Beyaz TV de yayınlanan ve sunuculuğunu Latif Şimşek?in yaptığı Medcezir adlı programa katılan Av. Zeynep Küçük, Nagehan Alçı ve Talip Doğan Karlıbel?in, babası ve aynı zamanda müvekkili Veli Küçük hakkındaki iddialarına verdiği cevaplarla her ikisinin de tabiri caizse ipliğini pazara çıkarttı.

Veli Küçük’ün Almanya?da yayınlanan bir gazeteye verdiği röportajda “Türkiye de darbe yapılmalı, artık zamanı gelmiştir” şeklinde açıklamada bulunduğunu iddia eden Karlıbel, bu iddiasını gazetenin internet çıktısını göstererek ispatlamaya çalışsa da, Zeynep Küçük ortaya koyduğu delillerle Veli Küçük?ün söz konusu röportajda böyle bir ifade kullanmadığını izleyicilerin önünde ispat etti. Ardından yine Karlıbel?in bir takım banka dekontlarını çıkartarak Veli Küçük?e Almanya?dan para yardımı geldiği iddiası ise yine belgelerin orijinal olmadığı, internet çıktısı oldukları anlaşılınca söz konusu iddianın da bir kalpazanlık mahsulü olduğu gerçeğini gözler önüne serdi.

Programdan önce, sosyal paylaşım sitelerinde Zeynep Küçük ile restleşeceğim önüne şok belgeler koyacağım şeklinde iddialı mesajlar yazan Talip Doğan Karlıbel, Zeynep Küçük?ün söz konusu gazetenin orijinal nüshasını kendisinden talep etmesi üzerine türlü bahaneler ileri sürerek programın sunucusunu dahi çileden çıkarttı.

Talip Doğan Karlıbel’in geçmiş icraatları da hatırlanacak olursa, bu gazete kupürünün de kendi imalatı olduğu anlaşılacaktır. En son şike davasıyla gündeme gelen Karlıbel ürettiği sahte belgelerle kamuoyunca tanınmaktadır.

Nagehan Alçı’nın, Hrant Dink suikastının arkasında Veli Küçük olduğu yönündeki iddialarına yönelik tek bir delil sunamaması ve hararetle ileri sürdüğü bu mesnetsiz iddiayı bir takım dedikodulara dayandırması da kendisini Zeynep Küçük karşısında çaresiz bıraktı. Sözde Veli Küçük Hrant Dink’i arayıp tehdit etmiş, gazetenin önüne gidip beklemiş ve saire ve saire. Bunların hepsinin hayal mahsulü dedikodular olduğu kamuoyunun gözünden eminim kaçmamıştır!

İşin en acı tarafı “Cambaz ipte” denilerek olayın başından beri Hrant Dink suikastının faili olarak Veli Küçük hedef gösterilerek perdelenmesidir. Zeynep hanımın da işaret ettiği bu husus, umarız bir gün dikkate alınır da olayın arkasındaki güç ortaya çıkar.

Nagehan Alçı?nın bir başka iddiası da Veli Küçük’ün Alparslan Arslan ile birlikte aynı karede yer aldığı fotoğraf oldu. Zeynep Küçük söz konusu fotoğrafın Stockholm de çekildiğini ve şahsın Alparslan Arslan olmadığının sadece fiziki benzerliğinin bulunduğunun resmi kurumlarca yapılan teknik incelemelerde ispatlandığını açıklaması da bu iddiayı geçersiz kılmıştır. Bu iddianın uzun zaman önce Ergenekon mahkemesi tarafından açıklığa kavuşturulmuş olmasına rağmen hala gündeme getirilmesi yapılan gri propagandanın bir gereğidir. Amaç zihinlerde şüphe yaratmak!

Zeynep Küçük?ün karşısında iddiaları birer birer çöken Nagehan Alçı, bu seferde Muzaffer Tekin’in Veli Küçük’ün elini öperken çekilmiş olan fotoğrafı gündeme getirerek, kendince bir örgütsel hiyerarşi ortaya koyma gayreti içerisine girince, ekranlarda döndüre döndüre yayınlanan o meşhur fotoğrafın hikâyesini Zeynep Küçük açıklama zaruretinde bulundu. Olayın aslı şöyle;

Veli Küçük ile birlikte görev yapan Albay S.Ö. Muzaffer Tekin’in Kuleli Askeri Lisesinden sınıf arkadaşıdır ve ilerleyen yıllarda da dostlukları devam etmiştir. Bir sohbetlerinde Veli Küçük den bahis açılır ve S.Ö. birlikte çalıştıklarını operasyonlarda birlikte olduklarını ifade ederek Veli Küçük’ün, askerinin önünde giden son derece kararlı ve cesaret sahibi kahraman bir subay olduğunu anlatır. O tarihte Veli Küçük’ü tanımayan Muzaffer Tekin anlatılanlardan sonra, Veli Küçük’ü ilk gördüğüm yerde elini öpeceğim şeklinde ifadede bulunur.

Muzaffer Tekin’i yakın tanıyan birisi olarak sayın Zeynep Küçük?ün yukarıdaki ifadesinin tümüne şahitlik ederim. Muzaffer Tekin, devletine ve bağrından çıktığı TSK ya son derece sadakatle bağlı emekli bir subaydır. Onun için devletin bekası her şeyin üstündedir ve bu duygu, benliğinin tüm zerresine nüfuz etmiştir. Onu tanıyanlar bu gerçeği iyi bilirler. Dolayısıyla vatanın bölünmez bütünlüğü için mücadele etmiş insanlar onun için herkesin önündedir ve arkadaşının şahitliğiyle Veli Küçük de bunlardan birisidir. Bu duygularla kendi kendine söz vermiş ve Veli Küçük’ü ilk gördüğü yerde müsaade isteyerek elini öpmüştür. O fotoğraf, Muzaffer Tekin’in yüreğinde yanan vatan aşkının dışarıya yansıyan bir tezahürüdür.

Neyse düne dönelim!

Maddi dayanaktan yoksun iddiaları Zeynep Hanım tarafından bir bir çürütülen Nagehan Alçı?nın ekranda yüzüne vuran gergin ruh hali dikkat çekiciydi. Programın ilerleyen dakikalarında telefonla yayına bağlanan Hrant Dink’in kardeşi Orhan Dink ve Tomris Özden?in de iddialarına yönelik somut bir katkı sağlayamaması çaresizliğini daha da artırdı. Veli Küçük ile yeraltı dünyasından  bir takım isimleri ilişkilendirme gayreti de yine iddiadan öteye gitmedi. Zeynep Küçük bu ilişkilerle ilgili iddialar için dinlenen gizli tanık “Kıskaç” ın mahkemede verdiği ifadenin tamamen yalan olduğunun delillerle ispatlı olduğunu dile getirdi.  Nagehan Alçı en iyi bildiği şey olan demagojik üslubuyla da karşısındaki tartışmacının insicamını bozamayınca programın sonuna kadar, bozulan psikolojisinin bir tezahürü olsa gerek, telefonuyla oynayarak gergin bir görüntü sergiledi.

Meydanı boş bulduğunda atıp tutan, kanal kanal dolaşıp insanların, kurumların şerefine onuruna dil uzatan Nagehan Alçı, muhataba cevap hakkı verildiğinde mesnetsiz iddialarının kurbanı oldu. Zahmet edip 1.Ergenekon Duruşmalarını izlemeye gitmiş olsaydı yargılama safahatına bütünüyle hâkim olan Av. Zeynep Küçük?ün karşısına milyonlarca izleyici önünde zaten çıkmazdı!

Demek ki neymiş; Rezil olmamak için ya vicdanlı olacaksın! Ya da tembel olmayacaksın!

Şaka bir tarafa, en büyük gücün haklılık olduğunu dün bir kez daha gördük!

İftiraların sahibi için en kötü yanı, er-geç ortaya çıkmalarıdır. Dün bunu da izledik!

Kürşat Rüstemoğlu / 10.02.2012

Share

Yorum yok

Yine Mor Dağlara Duman Çöküyor, Dumanı Dağlarda Kalanlar Bilir…

Saygıdeğer okuyucular;

01.12.2011 tarihli “Taraf” gazetesinde yayınlanan “Mor Dağlara Ne Zaman Duman Çökecek” adlı bir köşe yazısında gazetenin elemanı savcılığa soyunarak şahsımı şaibeli gösterme gafletine düşmüştür.

Birincisi; “Yine Mor Dağlara Duman Çöküyor, Dumanı Dağlarda Kalanlar Bilir” mısralarından bir anlam çıkaramadığını ifade etmiş, doğrudur!

Şayet bedelli askerlik yapmış ise, asker kaçağı ise, vicdani red’çi ise, en önemlisi de sisli, puslu bir havada mevzisinde iken, hangi taraf tan geldiği belli olmayan kahpe bir kurşun ya da bir top mermisi ile yanında ki arkadaşını kucağında şehit vermemiş ise, bu sözlerin manasını nasıl anlayabilir?

İkincisi; Rahmetli, Kaşif Kozinoğlu’nun da bir dostu ile konuşurken bu ifadeleri kullanmasına büyük gizem yükleyen eleman, her komando eğitimi alan askerin, bunu bir “and” olarak ve motivasyon amacı ile her gün defalarca tekrarladığını nereden bilebilir?

Üçüncüsü; Eleman, Rahmetli Kaşif Kozinoğlu’nun, İbrahim Şahin’in hocası olduğunu ve yıllarca dağlarda birlikte görev yaptıklarını bilerek böyle bir yazı kaleme aldı ise, bu elemanın iyi niyetli olduğunu düşünmek ve dürüstlüğünü sorgulamamak da benim için sadece “ironi” olur.

Saygılarımla…

Muzaffer TEKİN

09.12.2011 – Silivri

 

Söz konusu köşe yazısı:

 

 

Share

Yorum yok

Atatürk: Aleykümselam

4 Ekim 1911. İtalya ilk sömürgesini oluşturmak amacı ile Libya?nın işgaline başlıyor. Osmanlı Devletinin İtalya ile açık ve kapsamlı bir savaşa gücü yok. Ancak isteyen subayların gönüllü olarak Libya?ya gitmelerine izin verildi. Binlerce subay arasından bir avuç subay gönüllü olarak Libya?ya gitti. Mustafa Kemal, 22 Aralık 1911?de Derne?dedir. Herhalde, Libya?da İtalyan emperyalizmine karşı gönüllü savaşmaya gidenlerin 1913-1938 arasında Türkiye?yi yönetmeleri tesadüf değildir. Arap kabilelerini bir gerilla savaşı için örgütlediler ve İstanbul, Libya?dan vazgeçen anlaşmayı imzalayana kadar İtalyanlar ile savaştılar. (1911-1912)
Mustafa Kemal, İstanbul?a döndükten sonra ordunun günlük siyaset dışında kalmasını istediği için artık yönetimde olan Enver Paşa tarafından ataşemiliter olarak Sofya?ya yollandı.(1913-1914) Birinci Dünya Savaşı başlayınca Mustafa Kemal, görev istedi. Çanakkale?ye atandı. İngiliz, Avustralya, Yeni Zelanda ve Fransız birlikleri ile savaştı, yendi. (1915-1916)
Çanakkale?den sonra Mustafa Kemal, 16. Kolordu?ya Doğu cephesine atandı. 16 Nisan 1916?da Silvan?da göreve başladı. Muş-Bingöl hattında ilerleyen Rus Ordusu ile savaştı. 7 Ağustos 1916?da Muş?u ve sonra Bitlis?i Rus Ordusundan geri almıştır. Haziran 1917?de Mustafa Kemal, 7. Ordu ile Filistin Cephesinde görevlendirildi. Artık sırada tekrar İngiliz Ordusu vardı. Ancak, İngilizler kadar büyük bir sorun Türk askerinin kanı üzerinde Alman menfaatlerini gerçekleştirmeye çalışan Alman komutanlardı.
Ekim 1917?de görevinden istifa edip İstanbul?a döndü. Mustafa Kemal?in İstanbul?a dönmesinden 15 gün sonra İngilizler saldırdılar ve Kudüs?ü aldılar. Mustafa Kemal?in uyarılarında haklı olduğu anlaşılmıştı. 1 Eylül 1918?de tekrar aynı göreve atandı ve göreve başladı. Bu sefer Alman Falkenheim gitmiş, onun kadar yanlış bir adam olan Liman von Sanders yerini almıştı. Sanders?in mutlak ölüme götürdüğü Türk birliklerini, yok olmaktan kurtarıp, savaşarak geri çekti ve kuzeyde sağlam bir hat üzerine yerleştirdi. Artık Birinci Dünya Savaşı bitmişti. Biz kaybetmiştik. Ancak Mustafa Kemal, Türk milletinin yeni bir savaşa başlayacağının bilinci içinde her bir Türk gencini gelecekteki savaş için hazırlıyordu. (1917-1918)
19 Mayıs 1919. 1774?ten beri geri çekilen Türk milleti artık ?nihai? olarak yenilmiştir. Kazanılan son büyük savaş 1730?dadır ve üzerinden 188 sene geçmiştir. Düşmanlarımız sadece bizi değil, müttefiklerimizi de yenmişlerdir. Yunan Ordusu, Avrupa emperyalizminin kiralık ordusu olarak Anadolu?ya yollanmıştır. İngiliz başbakanı, ?Türkler, Asya?nın Kızılderilileridir ve akıbetleri de onlarınki gibi olacaktır? demektedir. Halk, yoksul, yorgun ve inançsızdır.
Mustafa Kemal Paşa?nın 1911?de Libya?da en küçük gerilla birliğinden başlayarak sekiz sene içinde ordu komutanlığına kadar her kademedeki birliğe komuta ederek pişen askeri dehası, şimdi siyasi ve psikolojik bir dehayı ortaya çıkarmaya başlar. Mustafa Kemal, Türk milletini tekrar savaşa ikna eder. Birinci ve İkinci İnönü, Eskişehir-Kütahya, Sakarya, Dumlupınar. Sonra önce İzmir?e ve İstanbul?a giren Türk Ordusu. İstanbul?un ikinci kez fethi. Hazreti Peygamberin hadis-i şerifi yere düşmez. ?Konstantinopolis?i fetheden asker ne güzel askerdir. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır.?
İstiklal Harbi, Türk milletinin savaşı tekrar kabul etmesi ve İngiliz emperyalizmini siyasi, Yunan ordusunu ise askeri olarak yenmesidir. (1919-1922)
Sonra Türkiye Cumhuriyetinin kurulması başlar. 1071-1730 arasında sürekli savaşarak ilerleyen ve sonra 188 sene sürekli savaşarak geri çekilen bir millet, bir dinin tek başına birleşik Avrupa?ya karşı kılıcı ve kalkanı olan bir millet, yaralarını sarmak için çabalamaktadır. Bir milyon lirayı iki milyon lira yapmak kolaydır ancak bir lirayı iki lira yapmak zordur. Ve Türkiye, 1923?te bir lirayı iki lira yapmak için çalışmaktadır.
8 Kasım 1938. Mustafa Kemal, uyanır. Saate bakar göremez. Hasan Rıza Soyak?a sorar. ?Saat kaç??, ?7.00 efendim? Aynı soruyu birkaç kez daha sorar. Soyak, cevabı tekrar ederek, saatin 19.00 olduğunu söyler. Soyak, ?biraz rahat ettiniz mi efendim?? diye sorar. Gazi ?Evet? der. Doktor Neşet Ömer İrelp, dilini çıkarmasını ister. Mustafa Kemal dener. Ancak sonra dilini geri çeker. İrelp?e dikkatle bakar ve son olarak ?Aleykümselam? der. 30 saat süren komadan hiç çıkmaz ve 10 Kasım saat 09.05?de kalbi durur.
?Melekler, onların canlarını iyiler olarak alırken, ?selamün aleyküm! yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin?derler.? (Nahl/32)

Ümit Özdağ / Yeniçağ / 10 kasım 2011

Share

Yorum yok

Cumhuriyet’e Atılan Bomba…

Ergenekon davasının 4 Ağustos 2011 tarihinde yapılan 191.duruşmasında yaşanan, davanın seyrini değiştirecek nitelikteki sarsıcı gelişmeyle ilgili Cumhuriyet gazetesi yazarı Sayın Alev Coşkun’un köşe yazısı;

 

Kim ne derse desin, dava yeni bir kanala girmiştir.

Kuşkusuz, davadaki sanıklar ve avukatları Bedirhan Şinal?ın sözlerini ele alıp bunların açığa çıkması için büyük gayret sarf edeceklerdir.

Yıllar sonra, yaşadığımız bugünlerin siyasi tarihini yazacak olan tarihçiler ve siyaset bilimciler, kuşkusuz titizlikle Ergenekon ve Balyoz davalarına da bakacaklar; bu sıra dışı davaları analiz edeceklerdir.

Ergenekon adı verilen dava dördüncü yılına girdi. Bu dava ile ilgili olarak muvazzaf ve emekli asker, gazeteci, yazar, hukukçu, sivil toplum örgütü yöneticisi, birçok saygın kişi ?Ergenekon Terör Örgütü?ne üye olmakla suçlanıyorlar…

Birinci Ergenekon davasında 27?si tutuklu 108 sanık yargılanıyor.

Danıştay?a yapılan saldırı ile Cumhuriyet gazetesine atılan ?molotofkokteyli? sanıkları da bu davanın kapsamı içine alındı.

Ergenekon davasının 4 Ağustos 2011 Perşembe günü, 191. duruşmasında çok önemli bir gelişme oldu.

Sanık Bedirhan Şinal, Cumhuriyet gazetesine atması için polisin kendisine el bombası verdiğini ileriye sürdü.

Dava önemli

Bu dava Cumhuriyet gazetesi yönünden çok önemlidir. Gazetemizin başyazarı merhum İlhan Selçuk bu davanın baş sanığı olarak sorguya çekilmiş, evine gece sabaha karşı saat 04.00?te baskın yapılmış ve kendi gazetesine bomba attıran örgüt başı olarak suçlanmıştı.

Davanın seyri değişir

Ancak sanık Şinal?ın mahkeme önündeki son konuşmaları, son derece önemli ve davanın seyrini değiştirecek bir çıkıştır. Bu nedenle tarihe not düşmek açısından sanık Bedirhan Şinal?ın söylediklerini burada bir kez daha, özetleyerek anımsatalım:

?Bugüne kadar davanın diğer sanıkları hakkında haksız suçlamalarda bulundum. 2007 yılında Or­ganize Şube?ye bağlı ekipler beni baskı altına aldılar ve bazı olaylar­da beni kullanmaya başladılar, bazı olayları üstlenmemi istediler. Polis­ler, aslında 1992 olan doğum yılımı 1988 olarak değiştirdiler ve yaşımı büyüttüler. Yaşım büyütüldükten sonra cezaevine girmem gerekiyor­du. Organize Şube tarafından bana bir silah verildi. Ben bu silah ile Haydarpaşa Garı?nda yakalandım. 16 yaşındayken tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi?ne gönderildim.

Daha sonra tahliye edildim. Polisler her şeyi planlamıştı, sadece dosyada bir oyuncu eksikti. Oyun­cu olarak da ben seçildim. Tahliye olduktan sonra irtibatlı olduğum polisler benimle irtibata geçerek, tehditler ederek Bayrampaşa?daki bir bombalama olayını üstlenmemi istediler. Olayı üstlendim, polisler bana olayın detaylarını anlattılar. Ancak soruşturmaya bakan savcı olay yerini tespit etmemi istedi. Olay yerini tespit edemediğim için savcı, ?Sen bu olayın içinde değil­sin? diyerek beni serbest bıraktı. O olay öylece kapanmış oldu.

Daha sonra Cumhuriyet gazetesine bomba atmam için bana baskı yapıldı. Sivil polisler el bom­bası verdi. Daha sonra bomba atarsam oradaki insanlara ne ola­cağını düşünerek böyle bir işi ya­pamayacağımı söyledim. Bunun üzerine tekrar plan yapıldı ve mo­lotofkokteyli atmamı söylediler.

Olay günü mahalleden 13-14 ya­şında iki çocuğu da yanıma alarak Cumhuriyet gazetesine gittim, molotofu attım. Evime gidip yat­tım. Beş saat sonra polisler tarafın­dan gözaltına alındım. TEM Şube Müdürlü­ğü?nde bana öğrettikleri şekilde olayı üstlenmemi istediler. Bana para yardımları da geliyordu.

İl­han Selçuk?u tehdit ettim ama ben onu tanımam. İlhan Selçuk?a tehdit mektubunu bana yazdıran­lar bu komployu bana kurduran­lardır. Veli Küçük?ü, Muzaffer Tekin?i işin içine sokmamı istediler. Ben birkaç defa polisle yaptığım anlaşmadan caymak istedim. Bundan endişe ettiler. Davanın sanıklarının burada olmasının ne­deni, Türkiye Cumhuriyeti Emni­yeti içinde örgütlenmiş çetenin üretimidir. Size bunları anlattıktan sonra benim can güvenliğimin de olmayacağını biliyorum!?

Ertesi gün (Cuma-5 Ağustos 2011) sanık Şinal, bir gün önce ileriye sürdüğü konuyla ilgili olarak kendisine molotofkokteyli veren polislerin isimlerini de açıkladı.

Bu konuşmalar sarsıcıydı, dava ile ilgilenenler açısından adeta bir deprem etkisi yapmıştı.

Gazetelerin tutumu

Şinal?ın bu ifadelerini Cumhuriyet, Sözcü, Aydınlık ve Yeniçağ gazeteleri manşetten duyurdular.

Holding basını, ifadelere adeta sansür uyguladı. Akşam gazetesi Şinal?ın ilk duruşmadaki önemli iddialarını birinci sayfadan ?dikkat çekmeyecek küçüklükte? verirken, Milliyet, Vatan, Habertürk, Taraf ve Zaman ise Şinal?ın ifadelerini birinci sayfadan görmediler. Hürriyet, orta sayfada büyük puntolarla haberin hakkını vermeye özen gösterdi.

Kimi gazeteler, sanık Şinal ertesi gün polislerin isimlerini verdiği halde konunun can alıcı noktalarını ?es? geçerek Şinal?ın, Dink davasının sanığı Yasin Hayal?le arkadaş çıktığını vurguladı. Sabah ve Yeni Şafak ise Şinal?ın ilk duruşmadaki ifadelerini hiç görmediler, gazetede hiç yer vermediler.

Oysa asıl konu, Şinal?ın ileriye sürdüğü, kendisine ?Cumhuriyet?e bombayı polislerin attırmak istemesi? noktasındaki iddiasıydı.

Konu Meclis?e taşınıyor

Sanık Bedirhan Şinal?in mahkeme ifadesi büyük yankı yaptı… Sanığın ?Gaziosmanpaşa?da Hakan adlı bir işadamının tekstil atölyesinde Terörle Mücadele Şubesi?nden polisler bana Cumhuriyet gazetesine atmam için bir el bombası ve silah verdi? beyanını anımsatan CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce konuyu ele aldı ve sordu:

?İsimsiz ihbarların dikkate alınmaması konusunda Başbakanlık genelgesi bulunduğu halde insanların özgürlüklerini elinden alan yargı, mahkeme önünde verilen beyanın gereğini yapacak mı??

Böylece İnce, konuyu siyasal olarak kamuoyuna taşıdı.

Bir adım sonra, CHP Hatay Milletvekili Hasan Akgöl, konuyu bir soru önergesine dönüştürdü.

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin?in yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde:

?Sanık Şinal Cumhuriyet gazetesine karşı yaptığı saldırının polis tarafından organize edildiğini, bomba ve silahları da polislerden aldığını açıklamıştır. Konuyu ele alıp sorumluları kamuoyuna açıklamayı düşünüyor musunuz? diye sordu.

Şimdi gözler İçişleri Bakanı?nın bu yakıcı soruya vereceği yanıtta…

Yazarlar

Vatan gazetesi yazarı Mustafa Mutlu, 5 Ağustos Cuma günü konuya ciddiyetle eğildi. ?Sahte haham Tuncay Güney?in iddialarını ciddiye alarak yüzlerce kişinin tutuklanmasına karar verenler, elbette bu iddiaları da ciddiye almak ve araştırmak zorundadır? dedi.

6 Ağustos Cumartesi, Milliyet?te Melih Aşık, konuyu ele alarak, sanık Şinal ile hâkimler arasındaki konuşmalara değindi. Tarihe not düşmek amacıyla mahkemedeki bu diyalogları aynen veriyoruz:

Bedirhan Şinal, duruşmanın öğleden sonraki bölümünde ?Aydınlık dergisinde okumuştum. Beşiktaş Terör Örgütü diyordu, çok doğru? deyince sanıkla yargıçlar arasında aşağıdaki konuşmalar geçti ve zabıtlara alındı.

?Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: Biraz frene basın. Beşiktaş Terör Örgütü falan… Laflara dikkat edin.

Bedirhan Şinal: Zorunuza gitmesin.

Doğu Perinçek: Korkutmayın. Biz bu Beşiktaş Terör Örgütü haberine açılan davadan beraat ettik.

Oturum Başkanı Özese: Mahkemeyi töhmet altında bırakmayın.

Haşıloğlu: 20 yaşında olan bir çocuğun bunları ifade etmesi normal değil. Dinle beni. Öyle hareket etme.

Şinal: Benim 16 yaşımda verdiğim ifadelere inanıyorsunuz da 20 yaşımda verdiğim ifadelere neden inanmıyorsunuz??

Bu ifadelerin sarsıntıları, hemen her yönde ve köşede kendini gösteriyordu…

Geçen pazartesi günü (8.8.2011) bu sarsıcı iddialara karşı kimi gazeteler karşı atak stratejisine girdiler. Bugün ve Yeni Şafak gazeteleri, adeta birbirine uyan bir format içinde, sanık Şinal?ın, ?davayı sulandırmak için bu ifadeleri verdiğini, Şinal?ın Ergenekon?un sanıkları tarafından baskı altına alınarak yönlendirildiğini? yazdılar.

Ama aslında, hukuksal açıdan tüm davayı etkileyecek bir durumla karşı karşıyayız.

Hele sanık Şinal?ın şu sözleri çok önemlidir:

?Size bunları anlattıktan sonra benim can güvenliğimin de olmayacağını biliyorum!?

Bir hukukçu olarak benim dikkatimi çeken ve mahkemece üzerinde ciddiyetle durulacağına inandığım iddialar şunlardır:

Şinal?ın iddiaları

1- ?Haydarpaşa?da silahlı yakalandığımda 16 yaşındaydım. 1992 doğumlu olduğum halde 1988 yazdılar. Yaşımı büyüttükten sonra cezaevine girmem gerekiyordu.?

2- ?2007 yılında bana Organize Şube?den bir polis tarafından silah verildi.?

3- ?Gaziosmanpaşa?da Hakan adlı bir işadamının tekstil atölyesinde, polisler bana Cumhuriyet gazetesine atmam için bir el bombası ve silah verdiler.?

4- ?Anneannem ölünce hesabında 150 milyar çıktı. Beş kuruşu olmayan kadının hesabında bu kadar para nasıl çıktı??

5- ?Bana son 15 gün öncesine kadar cezaevine, hiç tanımadığım insanlar, anneannemin ismiyle her ay 1-2 milyar para gönderdiler. Hesaplarım incelensin.?

6- ?İlhan Selçuk?a tehdit mektubunu bana yazdıranlar bu komployu bana kuranlardır.?

Kim ne derse desin, dava yeni bir kanala girmiştir.

Kuşkusuz, davadaki sanıklar ve avukatları Bedirhan Şinal?ın sözlerini ele alıp bunların açığa çıkması için büyük gayret sarf edeceklerdir.

Dr. Alev Coşkun

11 Ağustos 2011 / Cumhuriyet Gazetesi

 

Share

Yorum yok

DOMINIC STRAUSS KHAN?IN DANIŞTAY SUİKASTİYLE NE İLGİSİ VAR ?

Örnek 1:
Bir yalan beyanda bulunduğu ve bazı şüpheli telefon görüşmeleri yaptığı ortaya çıktı. Yargı karar verdi; ?Bu kişi güvenilir değildir.?
Örnek 2:
Gasp, sahtecilik gibi suçlardan kesinleşmiş onlarca yıl hapis cezası aldı. Kız kardeşini öldürdü. Yeğenini erkeklere para karşılığında pazarladı. Gazete bombalattırdı. Danıştay cinayetine karıştı. Ve yargı karar verdi: ?Bu kişi iddialarına inanılacak kadar güvenilir bir kişidir.? 
Ne alakası var, iki örnek arasında bu bu kadar fark olabilir mi? Olur, olur! Biri ABD yargısı diğeri Silivri yargısı olursa olabilir.
IMF Başkanı Dominic Strauss Khan?ın ABD?de bir otel görevlisine cinsel taciz suçlamasıyla tutuklandığını duymayanınız kalmamıştır. Dünyanın en güçlü adamlarından biri sadece bir idda ile anında tutuklandı. İşin arkasındaki derin komplo teorilerin, bir yana bırakalım, konumuz Khan?ı tutuklayan hukuk.
Geçenlerde aynı yargı sistemi, Khan hakkında iddalarda bulunan otel çalışanının güvenirliliğinin tartışmalı olduğuna ilişkin bazı kanıtlara ulaştı ve Khan?ı serbest bıraktı. Kanıtlar şunlardı: ?Gineli kadının ABD?ye iltica başvurusunda bulunurken verdiği bazı bilgilerde çelişkiler bulunmuştu. Bundan birkaç gün sonra da kadın yalan söylediğini itiraf etti.
Gelelim yalnız ve güzel ülkemize? Silivri?de ?cumhuriyet tarihinin en önemli yargılaması? yapıldığı iddia ediliyor. Yüzlerce insan tutuklu ve bunların büyük bir kısmı da Türk ordusunun komuta kademesini oluşturuyor. Dört yıldır tutuklukları devam eden sanıklar var.
İsimsiz ihbar mektupları ve gizli tanıklar dışında üç de ?önemli? kişisi var bu yargılamanın. Yargılamalar bu üç ?önemli ve güvenilir? kişinin iddialarına dayanıyor.
Bunlardan biri dayısının işyerine ve piyasaya sahte para sokuyor. Evleniyor, gerdek gecesi ereksiyon sorunu yaşayınca dayısına telefon edip ondan yardım isteyebiliyor. Yok, yok abarmıyoruz bunlar mahkeme tutanaklarında yazıyor. Diğeri ablasını öldürüp, yeğenini erkeklere pazarlıyabiliyor. Gazete bombalattırıyor.
Üçüncüsü Müslüman ama hahamlık yapıyor. Evli ama eşcinsel? Cemaatin televizyonun da prgram yaparken istihbaratçılarla birlikte operasyon yapıyor.
O kadar güvenilir bulunuyorlar ki, addiaları dışında kanıt bile gerek kalmadan insanlar yıllarca tutuklu kalabiliyor.
Soru şudur: ABD?deki hukuk ise Silivri?deki de hukuk mu?

Odatv.com

Share

Yorum yok

PEKİ DANIŞTAY BASKINI ERGENEKON?A NASIL BAĞLANDI ?

Menfur Danıştay Saldırısının Ergenekon davası ile hangi gerekçelerle birleştirildiğini  konu alan bir Odatv yazısı:

Danıştay 2. Dairesi?ne 17 Mayıs 2006 tarihinde Alparslan Aslan?ın gerçekleştirdiği saldırıya ilişkin davanın 1.Ergenekon iddianamesi ile birleşmesinin ardından Danıştay üyeleri 17 Haziran 2011 tarihinde Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi?ne ifade verdi. Danıştay 2. Daire Başkanı Mustafa Birden, üyeler Ayla Günenç ve Kamuran Erbağa ile tetkik hakimi Ahmet Çobanoğlu?nun ifadeleri Cumhuriyet tarihinin en ciddi gerici eyleminin dehşetini gözler önüne serdi.
Peki Danıştay Baskını, Ergenekon ile nasıl birleşti? Gelin size bu birleşmenin hikayesini anlatalım.
Cumhuriyet Gazetesi?ne atılan bomba ve Danıştay?ın basılması meselesinde Osman Yıldırım ve Alparslan Aslan?ın olduğu bir ekip tarafında gerçekleştirildi. Önce 8 Mayıs 2006?da ardından 10 ve 11 Mayıs?ta tam 3 kez Cumhuriyet Gazetesi bombalandı. Gazete adeta teröristlerin elini kolunu sallayarak bombalayacağı merkez olmuştu. Ancak geçtiğimiz günlerde basına da yansıdığı gibi olayı soruşturan Emniyet, suç mehalinde kaçış istikametindeki MOBESE kayıtlarını siterken, suç mehaline geliş kayıtlarını istemedi. Olay mehali civarında işyeri kameralarına dair kamera kayıtlarının bulunmadığıyla ilgili tutanak tuttu. 5 Mayıs tarihinde gerçekleşen ilk bombalamanın ardından görgü şahitlerinin ifadesine başvurmak için 3 gün beklendi. 11 Mayıs?taki saldırıdan sonra ise robot resim çizilmesi için 16 Mayıs?a kadar beklendi. Ki bu tarihde dahi sorun var, zira robot resim çizilmesine ilişkin yazışmada evrakın sağ üstündeki tarihte bir tarifat olduğu görülüyor. 15 mi 16 mi 17 mi yazdığı açık değil. Kısacası Cumhuriyet?e neredeyse yol geçen hani gibi gerçekleşen üç bombalamada soruşturma o kadar geçikti(rildi) ki sonunda 17 Mayıs 2006?da aynı ekip Danıştay Baskını?nı gerçekleştirdi. Alparslan Aslan o gün yakalandı. Ancak 17 Mayıs 2006 günü saat 22:22?de İstanbul Terörle Mücadele Şubesi?ne gönderilen Alparslan Aslan?a ait araçtan herkesi şaşırtan ?İstanbul Emniyet Müdürlüğü Araç Tanıtım Kartı? çıktı. Bu karta ilişkin bir işlem ise yapılmadı.

VELİ KÜÇÜK?Ü HATIRLADI
Danıştay sanıkları, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi?nde yargılandı. Hüküm giydiler. Alparslan Aslan ve Osman Yıldırım?ın dışında bombaları Yıldırım?a tehmin ettiği iddiasıyla Süleyman Esen 10 yıl ağır hapse mahkum edildi. Kısacası Danıştay davasında cinayeti işleyenler ve yardım edenler yargılanarak cezalandırıldı.
Ancak asıl ilginç gelişmeler daha sonra başladı.
Süleyman Esen?in avukatı Mehmet Ener, dava fiilen bitmiş olmasına rağmen Sincan F Tipi Cezaevi?ne 6 Şubat 2008 günü bir ziyaret gerçekleştirdi. Ancak Ener kendi müvekkilini değil bir diğer sanık Osman Yıldırım?ı ziyaret etti. Oradan çıkan Ener ne yaptı dersiniz? Şamil Tayyar?ı ziyaret etti. Tayyar, Star Gazetesi?nde 8 Şubat günü Osman Yıldırım?ın sürpriz açıklamalar yapacağını yazdı. Kararın açıklandığı 11 Şubat?tan sonra Ener ile Yıldırım?ın görüşmeleri devam etti. Geçmişte Saadet Partisi Yüksek Disiplin Kurulu üyesi olan ve son dönemde AKP?ye yakın olan Ener, Yıldırım ile bu süreçte tam 8 kez görüştü.
Mehmet Ener 11 Mart 2008 günü, Ergenekon savcıları Zekeriya Öz ve Mehmet Ali Pekgüzel?i ziyaret etti ve tanık olarak ifade verdi. Ertesi gün ise aynı savcılar Ankara?da Osman Yıldırım?ın ifadesini aldı. Osman Yıldırım, katliamdan iki yıl sonra, yani iki süren ve tamamlanan hukuki sürecin ardından, bombaları bu süreçte görüştüğü Mehmet Ener?in müvekkili Süleyman Esen?den değil Veli Küçük ve Muzaffer Tekin?in de katıldığı bir toplantıda kendisine bombaların verildiğini söyledi. İfadesinde bu evi tüm ayrıntılarıyla anlattı. Ancak davada keşife çıkarılan Osman Yıldırım, anlattığı evi bulamadı.
Türkiye?nin en karanlık cinayeti işte bu şekilde Ergenekon Davası?na bağlandı.

Odatv.com

 

Share

Yorum yok