19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA GENÇLİK ve SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN…

Share

Yorum yok

HRANT DİNK’İ KİM ÖLDÜRTTÜ ?

Değerli okuyucular, yıllardır varlığı henüz tespit edilemeyen bir örgüt aldatmacası ile topluma “cambaz’a bak” yaptırılıyor.

Kendi iç organlarındaki kir’in farkında olanlar, bağırsaklarımızı temizliyoruz nidaları ile neredeyse doğal afetleri dahi iddia edilen örgüt’e fatura etme gayretiyle, siyasi geleceklerinin rant hesaplarını yaparlarken masum insanlara da ahlaki ve hukuki olmayan gerekçelerle saldırıyorlar.

Bu günlerde, menfur Danıştay saldırısını, Ümraniye soruşturmasına bağlanmasındaki sürecin aynısı Hrant Dink davasının mahkeme kararından sonra yaşanmaya başlanmıştır.

Aklıselim her insan ülkemizde yaşananları çok iyi analiz edebilmekte “Asıl Örgüt”ün, “Sanal Örgüt” yaratarak her türlü kirli plan ve eylemi ona fatura etme gayreti içinde olduğunu algılayabilmektedir.

Hukuk pozitif bir bilimdir, temenni, niyet, tasavvur, tahmin ile sonuca varmaz! Onun için geçerli olan “maddi delillerdir”. Buna göre karar vermeyen yargıçlar büyük vebal altına girerler.

“Örgüt var ama delillere ulaşamadım” diyebilen bir hukukçunun, öncelikle kendi şahsını şaibe altında bırakacağını düşünmekteyim.

Hrant Dink davasının gerekçeli kararında yer alan şu ifadeler dikkat çekmektedir;

1-      Erhan Tuncel’in Yasin Hayal’e Hrant Dink’ten ve yazılanlardan bahsettiği ve cinayet fikrinden bahsettiği savunmalardan anlaşılmıştır.

2-      Erhan Tuncel, Yasin Hayal’e Dink’i ya istihbarattan aldığı görevle “ya da tespit edemediğimiz”  azmettiricilerden almış olduğu görevle hedef gösterdi!

3-      Bu eylemde sanıkları seçen kişiler, yine sanıkları çok özel seçmişlerdir. Sanıklar genel olarak “Türk-İslam düşüncesini” kendilerine rehber edinmiş, Alperen ocaklarına giden ya da geçmişte ocak’ta görev yapmış, yani organik bağı olan kişilerden seçilmişlerdir.

O halde şu soruların cevabını bilmek hakkımız değil midir?

1-      Savcı karar aşamasına gelinceye kadar örgüt’ten bahsetmez iken, karar duruşmasından önce Ergenekon örgütünün bu cinayetin arkasında olduğunu ifade etmiş, lakin somut delillere ulaşamadığını vurgulamıştır! Somut delil yok ise, savcıya Ergenekon örgütünü azmettirici ki, henüz Ergenekon diye bir örgüt’ün varlığı tespit edilememişken, bunu söyleten irade kimdir?

2-      Gerekçeli karardan, Erhan Tuncel’in Yasin Hayal’i azmettirdiği savunmalar baz alınarak kesin bir dille ifade edilmesine rağmen niçin hakkında beraat kararı verilmiştir?

3-      İstihbarat elemanlarının görevi eylemleri önlemek değimlidir? Yaklaşık bir yıl öncesinden Hrant Dink’in katledileceği nerede ise Trabzon’daki kahvelerde konuşulur iken Erhan Tuncel’in bağlı olduğu birimler niçin bu cinayeti engellememişlerdir?

Mahkeme, gerekçeli kararında Erhan Tuncel’in istihbarat organından aldığı görevle mi Hrant Dink’i hedef gösterdi tezini kuvvetlendirecek somut olgu, Dink’in öldürülmesi gerçeğidir. Yoksa yukarıda arz ettiğim gibi bu eylem mutlak önlenirdi.

4-      Mahkemenin diğer bir tez’i ise tespit edemediğimiz azmettiricilerden dolayımı Erhan Tuncel aldığı görevi Yasin Hayal’e iletti? Bu durumda Erhan Tuncel’in iki grup tarafından kullanılmış olduğu gerçeği akıllara gelir. 1.grup: Yasal güç, devletin istihbarat birimleri. 2.grup: Mahkemenin ulaşamadığı, “azmettirici” olarak tanımladığı yasa dışı güç.

Böyle bir düşünce tarzı, Erhan Tuncel’in iki grup tarafından aynı gaye için aynı zaman diliminde görevlendirildiğini güçlendirir. Emniyet istihbarat birimlerinin Hrant Dink’in öldürüleceğini bildiği gibi, mahkemenin bulamadığı ve azmettirici olarak tanımladığı yasa dışı güçte Hrant Dink’in öldürüleceğini biliyor. Çünkü ortada Hrant Dink’in öldürülmesi için gerekli alt yapıyı yapan tek kişi var o da Erhan Tuncel. Tuncel’in, Hrant Dink’İ hedef gösterdi ifadesinin bana ait olmadığını, mahkemenin gerekçeli kararında  yer aldığının altını çizmek istiyorum.

Varlığı tespit edilemeyen bir örgüt, şayet Erhan Tuncel’i kullanmış ise Erhan Tuncel’in bu yasadışı yapıyı emniyet istihbarat birimlerine bildirmemesi hayatın olağan akışına aykırıdır. Çünkü Tuncel’in öncelikle yasal güçlerin kontrolünde olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Bu durumda bilinmeyen azmettiriciler hem açığa çıkarılmamış, hem de Hrant Dink’in öldürülmesi engellenmemişse yasal ve yasal olmayan yapılanmaların eylem birliği içerisinde oldukları fikri güç kazanmaz mı? Böyle bir yapılanma, asıl örgüt dediğim “Gladyo”dur.

Erhan Tuncel hüküm giymiş olsaydı, arkasında ki güçleri deşifre eder miydi? Acaba bunun önlenmesi için mi beraat kararı verildi diye düşünmeden edemiyorum. Zira (0) Sıfır delil ile insanlar yıllarca tutsak ediliyor iken, gerekçeli karar ile de azmettirici olduğu somutlaşan Erhan Tuncel’in özgürlüğüne kavuşturulmasını manidar buluyorum!

Kaos yaratmak amacıyla, Hrant Dink seçilmiş, ölümü bir takım odaklar tarafından planlı olarak teşvik görmüştür. Bu sonucu, kim ki yıllardır istismar ediyor, hedef saptırıyor, onları izleyerek asıl örgüt’e ulaşılabileceğini ısrarla vurguluyorum.

Saygılarımla

Muzaffer Tekin

25 Mart 2012 – Silivri

 

 

Share

Yorum yok

Talip Doğan Karlıbel adlı müfteriye Hannover’den tokat gibi yanıt !

Bilindiği üzere, Talip Doğan Karlıbel adlı müfteri Muzaffer Tekin hakkında çeşitli iddialar da bulunmuş ve bu iddialarını da  Alman devletinden elde ettiğini belirttiği sözde bir takım  resmi evraklarla ispatlamaya çalışmıştır. F tipi basın yayın organları da kapılarını ardına kadar bu şahıs’a açmış, yapmış oldukları programlarda hep birlikte haysiyet cellatlığına soyunarak Muzaffer Tekin aleyhinde  son derece ağır ithamlarda bulunmuşlardır. İddiaların sahibinin geçmişi ve söz konusu belgelerin doğruluğu araştırılmadan hadiseye mal bulmuş mağribi gibi atlayan misyon gazetecileri en ufak bir vicdani kaygı duymadan itibar infazlarını milyonlarca izleyici karşısında icra etmişlerdir.

Defalarca yapmış olduğumuz başvurular neticesinde, 13.Ağır Ceza Mahkemesinin talebi doğrultusunda Almanya, Hannover Savcılığı Karlıbel’in ileri sürdüğü iddia ve belgelere yanıt vermiş ve henüz tarafımıza ulaşmıştır.

Fazla sözü uzatmadan aşağıda Muzaffer Tekin’in konu ile mahkemede yaptığı konuşma ve söz konusu resmi belgeleri yayınlıyor, takdiri yüce Türk milletine bırakıyoruz.

13.Ağır Ceza Mahkeme Başkanlığına / Silivri

 

Sayın Başkanım, Değerli Üyeler;

Duruşmaların başladığı ilk günden bu güne kadar, bana kimse gerçek bir hukuk devletinde, değil terörist muamelesi yapmak, bir gün bile özgürlüğümü elimden alamaz diye haykırıyorum.

Ama ne yazık ki! 3,5 yılı bulan yargılama sürecinde de gözetime alınıp şüpheli yapıldığımız dönemlerde ki bir kısım siyasilerin, bir kısım bürokratların ve görevli medyada yazar çizer diye tanımlanan geçmişi ve bugünü karanlık kişilerin atf-ı cürümleri aynen devam etmiş, bu günlerde ise anlaşılmaz bir ivme kazanmıştır.

Malum medya organlarındaki ibret tablosu şudur; Savunmalarımız göz ardı edilerek menfur Danıştay saldırısının nihai kararı verilmiş ve bizlerinde infazları yapılmıştır!

O halde mahkemenizin işlevi nedir? Yaptığınız yargılama göstermelik ve bir anlam ifade etmiyor mu?

Yoksa sizlerde medya operasyonları ile özgürlükleri ellerinden alınıp, iddianame formatında yazdırılan kitaplar ile önceden haklarında sevk maddeleri yazılıp iddianamelerde de bire bir bunlara sadık kalınarak haklarında yıllardır kuvvetli suç şüphesi yaratılan insanları bugünlerde aynı merkezlerden gelen mesajlar ile mi suçlu ilan edip infaz kararlarını vermek niyetinde misiniz? Değilse, artık bunlara hadlerini bildiriniz!

Muzaffer Tekin gerçeğini beni tanıyanlar çok iyi biliyorlar. Hakkımda kuvvetli suç şüphesi oluşturmak adına görevlendirilenlerin gerçek kimliklerini de ben bu süreçte yaşayarak öğrendim.

Asıl örgüt görevlilerinin bizler hakkında yapmış oldukları yoğun bilgi kirliliğinden ne yazık ki bazı hukuk adamlarının da yanılgı içerisine itildiklerini, algılarında peşinen suçlu profilleri yaratıldığını düşünüyorum.

Savunma amaçlı sunum ve taleplerimde, kovuşturma süreci ve öncesi benim şeref ve onuruma ahlaksızca saldıranlara hiçbir hukuki yaptırım uygulanmadığı için ben bireysel mücadelemi veriyorum. Bu ajan provokatörler hakkındaki tespitlerimde hiç yanılmadığım bugün net olarak ortaya çıkmıştır!

Kendi meslektaşları dahi bunların gazeteci olarak anılmalarından utandıklarını sıkça dile getirirlerken rant paylaşım savaşında birbirine düşen kiralık kalemler seviyesiz tartışmalarında muhbirlik ve ajanlık ithamları ile kendi ipliklerini pazara çıkarmışlardır!

Namuslu, onurlu bir insanı ahlaksız ve iffetsiz olaylara malzeme yapamazsınız. Ama ar damarı çatlamış bir insanda onur, namus ve şeref gibi mevhumlar olmadığından onlar her türlü tertibin aracı olurlar. Hem de en kutsal değerler üzerine huzurda yemin ederler, gözünüzün içine baka baka yalan söylerler, iftira atarlar. Bundan da nebze olsun utanmazlar. Çünkü öyle bir duyguları kalmamıştır!

Bunun örneklerini bu mahkeme huzurunda yaşadık. Son örneği de Talip Doğan Karlıbel’dir. Tanık ifadesinden sonra da kanal kanal dolaşarak atf-ı cürümlerini halen sürdürmektedir. Karlıbel’in yalancı, sahte evrak düzenleyicisi ve iftiracı olduğu iddianame hazırlanmadan yapılan resmi yazışmalar ile somutlaşmasına rağmen hakkında yasal işlem yapılmaması, bir nevi dokunulmazlık zırhına büründürülmesi cüretkarlığını arttırmaktadır.

Yalan: Aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı söylenen sözdür.

İftira: Birine aslı olmayan bir suç yüklemedir. Hukuki yaptırımı olduğu gibi dinimizce de bir insan öldürmekten daha büyük vebali vardır.

Talip Doğan Karlıbel kadar, onu pazarlayanlarında hem hukuki hem de vicdani sorumluluklarının çok büyük olduğunu hatırlatmak isterim.

2007 yılında Karlıbel’e yazdırılan paçavra kitap ile şahsıma iğrenç iftiralar attırıldı. Asıl örgütün medya ayağında ki ajan provokatörleri ise bunları gazete ve dergilerinde doğruluğunu araştırma gereği duymadan büyük bir şehvetle yayınladılar. Zaten araştırmacı bir yazar veya gazeteci böyle bir ahlaksızlığın tarafı olmaz!

Talip Doğan Karlıbel’in 20 Ocak 2012 tarihli 210.celsedeki tanık sorgusunda, üye hakim Sedat Haşiloğlu Taraf ve Sabah gazetelerinde çıkan bu haberleri kendisine sorduğunda da utanmadan aynı iftiralarını yinelemiştir. Üye hakim Haşıloğlu’nun dava dosyasına vakıf olduğunu, konu ile ilgili yazışmalardan bu şahsın iftira attığını gayet iyi bildiğini, müfterinin atf-ı cürümlerinin bir kez daha tescil edilmesi adına sorgulama yaptığını düşünüyorum.

Tertip heyeti Talip Doğan Karlıbel’e 2007 de yazdırdığı kitap ile şahsımı itibarsızlaştırmak istemiş, bir örgüt yöneticisine uygun son derece kirli bir profil çizmeyi amaçlamış, lakin Alman resmi makamlarından gelen belgeler oyunlarını bozmuştur!

İnsan olma erdemini tadamayanların ahlaklı olmaları düşünülemez. Bunun içindir ki bu kez, sahte belgeler koltuğunun altına sıkıştırılan Talip Doğan Karlıbel  11 Mayıs 2008 günü İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığına gönderilerek, şahsım ve aynı davada yargılandığımız bir kısım insanlar karalanmak istenmiştir.

Bu sahte belgeler iddianame hazırlanmadan basında, özellikle de “Aktüel” isimli bir dergide “Ergenekon’un Uyuşturucu Trafiğini Alman İstihbaratı Çözdü” başlığı ile yayınlanmış, içeriğinde kendi bulanık ve kirli geçmişlerine yakışacak iftiralar ile Muzaffer Tekin rencide edilmek istenmiş, iddianame eklerine konarak da bugüne kadar mahkemeniz meşgul edilmiştir.

Bu davanın görülmeye başlandığı ilk günlerde Sn. Savcı M. Ali Pekgüzel; “Biz, soruşturma gizliliğine dikkat ettik demişlerdi” O halde, bu sahte evraklar ile size gelebilme cesareti gösteren Karlıbel ve onun arkasındakileri araştırırsanız, bunları basına sızdıranlara da, asıl örgüt’e de ulaşırsınız.

Benim, kendimden en küçük bir şüphem olmadığını sıkça ifade ediyorum. Mahkemenizin de Muzaffer Tekin hakkında en küçük bir şüphe duymaması adına “İddia makamı, iddiasını ispat ile mükelleftir” kolaycılığına kaçmayarak, şahsım ile ilgili tüm iddiaların araştırılması için taleplerde bulunuyorum.

Talip Doğan Karlıbel’in müfteri olduğunun tescil’i için mahkemeniz vasıtası ile hakkımdaki atf-ı cürümlerin araştırılması maksadı ile yetkili Alman makamlarına 04 Ocak 2012 tarihinde göndermiş olduğunuz yazınızın cevabının 07 Mart 2012 tarihinde mahkemenize ulaştığını öğrenmiş bulunuyorum.

T.C. Adalet Bakanlığı, Almanya yetkili makamlarının göndermiş olduğu Almanca orijinal belgeler için “Resmi olmayan tercüme” ibaresi ile şahsımı ilgilendiren hususta aşağıdaki bilgileri vermiştir;

“İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesi ek talebinde yalnız Yılmaz Tavukçuoğlu ve Muzaffer Tekin arasındaki telefon konuşma kayıtlarının ve diğer belgelerin gönderilmesini talep ettiği için, talep yetkili Niedersachsen Eyalet Adalet Dairesine gönderilmiştir.

Talebin ve özellikle talebe ekli Niedersachsen Eyalet Kriminal Dairesinin 20 Kasım 2003 tarihli notunun incelenmesinde söz konusu notta bir “Yanlışlık, tahrifat” olduğu tespit edilmiştir.

Yapılan incelemenin diğer ayrıntıları konusunda Hannover Savcılığının 15.09.2011 tarihli rapor suretine bakılabilir.

İstenilen evrak mevcut olmadığı için talep yerine getirilememiştir!… (Getirilememektedir)

Sayın heyet; sizce bu açıklama yeterlimi bilmiyorum. Orijinal Almanca metinlerin tamamını tercüme ettirip inceleyebildiniz mi?

Talip Doğan Karlıbel’in savcılık makamına sunduğu belgeler için “yanlışlık”, “tahrifat” ifadelerinin çok masum kalacağını düşündüğümden ve bu süreçte güven duygularım çok zedelendiğinden Noter yetkili, Yeminli Tercüme Bürosuna Almanya yetkili makamlarından gelen belgelerin Türkçe çevirisini yaptırttım. Netice beni yanıltmadı. Bunu şimdi dikkatinize sunuyorum;

1-Alman Federal Hukuk Müdürlüğünün, T.C. Büyükelçiliği Rungestr 9 10179 Berlin-Mitte adresine gönderdiği resmi yazı.

2- Hannover savcılığı (Yönetici Yüksek Savcılık) Aşağı Saksonya Adalet Bakanlığının, Federal Hukuk Bürosuna gönderdiği resmi yazı.

3-Aşağı Saksonya Eyalet Ağır Ceza Dairesinin Raporu.

Arz ettiğim resmi belgelerden anlaşılacağı üzere, Alman İstihbaratı, Olmayan Bir Örgüt’ün Uyuşturucu Trafiğini Çözmek Gibi Bir Gafletin İçerisinde Olmamıştır!

Fakat Almanya Adli Mercileri, maddi deliller ile asrın davası denilen lakin asrın en büyük komplosunun tanığı Talip Doğan Karlıbel’in, sahtekâr ve müfteri olduğunu mahkemenize bildirmiştir.

İddianamenin birçok yerinde bu sahtekârın tanık ifadesi ile beni karalamak yanılgısına düşen iddia makamı, bu iddialarını vicdani ve mesleki sorumlulukları gereği çekmek mecburiyetindedir.

Sonuç ve Talebim

Talip Doğan Karlıbel hakkında 214.celsede yapmış olduğum talebim bu resmi yazı ile karşılanmış, Sn. Savcı Mehmet Ali Pekgüzel’e sahte belge vermiş olduğu gibi huzurunuzda da iftira attığı tescil edilmiştir.

  • Yalan Tanıklık T.C.K. Md. 272
  • Yalan Yere Yemin Etme T.C.K. Md. 277
  • Resmi Belgede Sahtecilik T.C.K. Md. 204
  • Resmi Belgeyi Bozmak T.C.K. Md. 205
  • İftira T.C.K. Md. 276

Suçlarını işlediği resmi belgeler ile somutlaşan, Talip Doğan Karlıbel hakkında iddia makamı ve mahkemenizin gereğini yapmak, şahsi ve mesleki onurunuz olduğunu düşünüyorum.

Bugün ben her zaman ifade ettiğim gibi, yalnızca doğruyu ve gerçeği söylediğimi ispat etmiş olmanın huzur ve onurunu yaşıyorum.

Saygılarımla

Muzaffer Tekin

Ekler

Ek-1  Almanya Federal Hukuk Müdürlüğünün resmi yazısı

Ek-2  Aşağı Saksonya Adalet Bakanlığının resmi yazısı

Ek-3  Aşağı Saksonya Eyalet Ağır Ceza Dairesinin raporu

(Konuyla ilgili tüm detayları öğrenmek için lütfen aşağıdaki link’i tıklayın.)

http://www.muzaffertekin.com.tr/?page_id=709

Share

Yorum yok

Muzaffer Tekin 9 Mart 2012 (218.Celse) Konuşması

Share

Yorum yok

Bu Toprakları Vatan Yapan Şehitlerimizi Saygıyla Anıyoruz…

Share

Yorum yok

MUZAFFER TEKİN’DEN GAZETECİ ARSLAN TEKİN’E MEKTUP

Adamlar hem ‘tutuklu’, hem en bariz ‘tetikçi’?!

“Ergenekon” kilit kavram. Eskiden “irtica” kilit kavramdı.
Bu köşede kaç defa sormuşumdur:
“Allah rızası için biri çıksın şu ‘irtica’ ne manaya geliyor, kimler mürtecidir, bir açıklasın.”
Şimdi “irtica” gitti, “Ergenekon” geldi.
Yine soruyorum:
“Allah rızası için biri çıksın şu ‘Ergenekon’ ne manaya geliyor, kimler Ergenekoncudur, bir açıklasın.”
Aşağıdaki bir prototip yazı… Kimin kaleminden çıktığı mühim değil; belli kesimler, kendilerini “hâkim güç” gördükleri için istedikleri gibi kavramları eğip büküyorlar ve “suç” yelpazesini alabildiğine genişletiyorlar:
“Ergenekon dediğimiz yapı ve amaçları tahminlerin de ötesinde, tıpkı bir ahtapot gibi fikirler üzerinden de tahakkümünü sürdürmek istiyor. Veli Küçük gibi, Muzaffer Tekin gibi en bariz tetikçi ve azmettiricileri deşifre etmek kolay. İşin zor kısmı bundan sonrası. Darbecilerden basın kahramanı yaratmaktan tutun, ülke totaliterleşiyor demeye kadar esen bu Post-Ergenekon süreci çok daha sinsi ve deşifresi zor. Üstelik Batı üzerinde de etkili. O nedenle daha yolun başındayız ve bu sinsiliğe karşı uyanık olmazsak her şey eskiye dönebilir…”
Veli Küçük ve Muzaffer Tekin…. “En bariz tetikçi ve azmettiriciler”…
Bu iki zat beş yıldır tutuklu… Dikkat: “Mahkûm” değil “tutuklu”… Demek ki suç sabitleşmemiş.
Yazıda iki isim verildiği için bunları örnek aldım. (İkisini de tanımam. M. Tekin’le akrabalığım yoktur!) Yüzlerce insan içeride… Suçlarının ne olduğunu bilmeden yatıyorlar.
Eskiden evde toplanıp kitap okuyanlar “irticacı” diye derdest edilirlerdi. Şimdi, dost meclislerinde “Ne olacak bu memleketin hâli?” diyenler “Ergenekoncu”…
Bu işleri takip eden bir hukukçu lütfen bana izah etsin. İsimleri verilerek iki kişi “en bariz tetikçi ve azmettirici” ilân edilmiş. Bu tür yazıyı okuyanlar, haberleri dinleyenler, yalanlanmadıysa “doğrudur” mantığıyla, bunlara “katil” gözüyle bakmazlar mı?!
“Tutuklu” olan; “katil”, “azmettirici” gibi sıfatlarla suçlanabilirler mi? Kanunlar cevaz veriyor mu?
Bunlar veya başkaları… Gerçekten suçları varsa çeksinler cezalarını ama adamlar tutuklu be kardeşim! Ortada kesinleşmiş bir şey yok.
Bence bu kişiler hakkında iddia hazırlayan savcılar duruma müdahale etmelidir. Hak, hukuk bunu gerektirmez mi?
Sözlerim, sadece “Ergenekoncu” denenler için değil; KCK’dan, Balyoz’dan, daha başka “mücerret” suçlamalardan tutuklananlar için de geçerlidir.
İsimleri “bâriz” verildiği için, bu iki kişiyi örnek aldım.
(Bâriz: Çok belirgin, aşikâr, açık anlamınadır. Yukarıdaki yazıyı yazanın da kelimeye vâkıf olarak kullandığını düşünmüyorum. Bu sıra moda bir kelime; bir dizi filmden dolayı!)

***

“Ergenekon” diye bir örgütün olmadığını belirtmek için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Nerede, gösterin bana gideyim üye olayım” demiş, Başbakan Recep T. Erdoğan şu cevabı vermişti:
“Git Danıştay’ın 2. Dairesi’ne orada gör. Diyarbakır’ın karanlık sokaklarına git, bir gece vakti ensesine kurşun sıkılanların izinde aradığını bulursun. Çorum’a git, Sivas’a git, Kahramanmaraş’a git, Gazi Mahallesi’ne git, kanlı 1 Mayıs’ın yaşandığı Taksim’e git oralarda aradığının izlerini bulursun. Orada zaten onların üye kayıt büroları var. Hemen orada seni kaydederler. Hiç birini yapamıyorsan Dersim’e git. Benim oradaki kardeşlerime sor, akrabalarına sor onlar sana anlatırlar. Eski genel başkan avukattı, yeni genel başkan işi üyeliğe kadar götürdü. Anamuhalefet partisinin genel başkanının bir örgüte üye olma arzusu karşısında vatana, millete hayırlı olsun diyemiyorum. Çetelere, mafyaya, karanlık süç örgütlerine hayırlı olsun diyorum.” (A.A., 16 Şubat 2011)
Başbakan “Ergenekon” u tarif mi etti, yoksa o da “Ergenekon yoktur” demek mi istedi kestiremedim!
Eskilerden “irtica” tarif edilirken çok geniş bir daire çizilir, içine ne atarsan giderdi.
“Ergenekon” tarif edilirken de geniş bir daire çiziliyor, içine, işine gelmeyen her şeyi atabiliyorsun. “İrtica” ithamıyla, “Ergenekon” ithamı arasında en “bâriz” fark, “irtica” ithamcıları adamları hapse atıp senelerce tutmazlardı…
Ya neo-ithamcılar?
Allah korusun!

10 Şubat 2012 / Arslan Tekin / Yeniçağ

 

‘Ergenekon’dan tutuklu Muzaffer Tekin’in mektubu

Muzaffer Tekin, “Ergenekon” davasından beş yıldır tutuklu.   Hüküm giymediği için “masum” kabul edeceğiz.
Mesele “Ergenekon” olunca bir “cephe” yaylım ateşi açıyor. Sevmediğiniz, suçlu olduğuna inandığınız insanlar için savcının eline delil olabilecek ne bulursanız verin, hepimiz verelim ama mesnetsiz ateş etmeyin! Benim başından beri söylediğim budur. (Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan bile buna isyan etmiştir!)
En ağır olanı “Ergenekon” davasından yatanların kişilikleri üzerinde bile çok ağır sözler söylenmesi… Bu satırların yazarı, bütün deliller “câni” olduğunu gösterdiği hâlde Abdullah Öcalan’a “câni” dahi dememiştir. Tabiî, “birisi” gibi, “kelle alan” deyip şehitlerimizin kemiklerini de sızlatmadım!
(Elimde Şemdin Sakık’ın Togan Yayınları’ndan çıkan “İmralı’da Bir Tiran Abdullah Öcalan” adlı kitabı var; okuyup bitirdim. A. Öcalan’ın ayağının türabı Sırrı Sakık’ın anne ayrı, aynı yaştaki kardeşi Şemdin, A. Öcalan’a câniliğin ötesinde sıfatlar veriyor! Kitap üzerinde sonra duracağım ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın “Öcalan çözümlemeleri”yle kıyaslayacağım!)
Mahkeme, “Ergenekon”dan tutulanların cezasını vermediği hâlde, adamların adını yeryüzünden sildiler neredeyse!

***

Muzaffer Tekin, mektubunu 10 Şubat 2012 günü çıkan (yukarıda ki) yazım üzerine gönderdiğini belirtiyor. Ne demiştim o yazıda:
“Bu köşede kaç defa sormuşumdur:
‘Allah rızası için biri çıksın şu ’irtica’ne manaya geliyor, kimler mürtecidir, bir açıklasın.’
Şimdi ‘irtica’ gitti, ‘Ergenekon’ geldi.
Yine soruyorum:
‘Allah rızası için biri çıksın şu ‘Ergenekon’ ne manaya geliyor, kimler Ergenekoncudur, bir açıklasın.’
Aşağıdaki bir prototip yazı… Kimin kaleminden çıktığı mühim değil; belli kesimler, kendilerini ‘hâkim güç’ gördükleri için istedikleri gibi kavramları eğip büküyorlar ve ‘suç’ yelpazesini alabildiğine genişletiyorlar:
“Ergenekon dediğimiz yapı ve amaçları tahminlerin de ötesinde, tıpkı bir ahtapot gibi fikirler üzerinden de tahakkümünü sürdürmek istiyor. Veli Küçük gibi, Muzaffer Tekin gibi en bariz tetikçi ve azmettiricileri deşifre etmek kolay. İşin zor kısmı bundan sonrası. Darbecilerden basın kahramanı yaratmaktan tutun, ülke totaliterleşiyor demeye kadar esen bu Post-Ergenekon süreci çok daha sinsi ve deşifresi zor. Üstelik Batı üzerinde de etkili. O nedenle daha yolun başındayız ve bu sinsiliğe karşı uyanık olmazsak her şey eskiye dönebilir…

***

Burada Muzaffer Tekin’e cevap hakkı doğmuştur. Mektup uzun, ana noktaları vereceğim. Ekte belgeler de göndermiş. Ancak onlar savcıların ve avukatların işi. Biz okur, bir fikir ediniriz.
M. Tekin diyor ki:
“Özellikle adına Ergenekon denilen soruşturma ve kovuşturma sürecinde, sadece düşman operasyonlarını desteklemek için faaliyete geçen görsel ve yazılı medyalar göz önüne alındığında, görevleri, ellerindeki kirli kalemleri ile insan onurlarını çalmak ve peşinen suçlu ilan etmek olan, gazeteci kılığındaki gladyonun ajan provokatörlerinin mantar gibi çoğaldıkları bir ortamda, azınlıkta kalan, sizler gibi, gerçekten gazetecilik görevi ifa edenlerin varlığını görmek, bu zor günlerimizin en büyük tesellisi
oluyor.
Sayın Tekin, ilk günden itibaren, Ergenekon adı verilen bir örgütün varlığına katiyen inanmıyorum. Böyle bir örgütün varlığında, hem kendime olan inancımı kaybeder, hem de kendimi inkâr etmiş olurum..
Soruşturma ve kovuşturma döneminde ‘ERGENEKON’ ismi bilinçli olarak seçilmiş, Türk’ün şanlı destanının adı psikolojik savaş aracı olarak kullanılmakla da, tertibin nihai amacının TÜRK DEVLETİNİ hedef aldığının işareti de verilmiştir. (…) Sizin ismini vermeden eleştirdiğiniz, gazeteci kılığındaki kişi, gerçekte, gladyonun medya yapılanmasındaki görevlisidir. Masum insanları itibarsızlaştırma ve yargısız infaz vazifesini yerine getirmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nde, namuslu hiçbir insan, Muzaffer Tekin’e ‘TETİKÇİ’, AZMETTİRİCİ’, ‘TERÖRİST’ yaftası yapıştıramaz. Bunları telaffuz edenler, Yunan ordusunu Halife ordusu diye karşılayıp evlerinde gönüllü misafir edenlerin torunlarıdır.
Düşman operasyonunun unsuru olduklarını, WikiLeaks belgelerindeki şu ifadeden anlamak mümkün; ’Türkiye’de ULUSAL DALGANIN yükseldiği ve milliyetçi kesimlerin içinde bulunduğu hareketin kilit ismi VELİ KÜÇÜK olduğu bilgisi.’
Yukarıdaki ifadeler, yıllardır özgürlüğümüzün neden gasp edildiğini ve ahlâkî, hukukî olmayan saldırılara [neden] maruz kaldığımızı açıklamaya yeter. Oslo protokolü ise bizlerin masumiyeti ile haklılığımızın tescilidir. (…)
Hassasiyetinizden dolayı şükranlarımı ve
saygılarımı sunuyorum.”

Muzaffer TEKİN / Silivri Cezaevi

28 Şubat 2012 / Arslan Tekin / Yeniçağ

 

Share

Yorum yok

Oğuzhan Asiltürk: Bazı Harbiyelilerden daha Harbiyeli

Oğuzhan Asiltürk, Milli Görüş siyasetinin en öndeki isimlerinin başında gelmektedir. Türk kamuoyu Oğuzhan Asiltürk’ü ilk kez 1974’de kurulan CHP-MSP koalisyon hükümeti sırasında bakan olarak tanımıştır. O günden bugüne Asiltürk, Türk siyasetinde ve Milli Görüş çizgisinde hem önemli ve belirleyici ancak tercihi düşük profilli bir aktör olmayı tercih etmiştir. Gerçi Milli Görüş hareketi içinde Erbakan’a vekaleten veya ondan sonra hiç genel başkan olmamış, genel başkanlık iddiasında bulunmamıştır ancak tartışılmaz bir ağırlığı olmuştur. Bugün de o tartışılmaz ağırlık devam etmektedir.
Birkaç gün önce Oğuzhan Asiltürk Habertürk televizyonunda Balçiçek İlter’in programına çıktı. Bu programa neden olan şey Oğuzhan Asiltürk’ün “Ergenekon ile Türk Ordusunda anti-Amerikancı milliyetçi subaylar tasfiye ediliyor” açıklaması idi. Bazı çevrelerde tartışma yaratan ve Oğuzhan Asiltürk’e saldırılarda bulunulmasına neden olan bu açıklamaya anlaşılan “açıklık” getirmesi için Balçiçek İlter, Asiltürk’ü davet etmişti.
Bir politikacının Milli Görüş siyasetinin önde gelen bir ismi olması TSK ile arasının iyi olmaması için başlı başına bir nedendir. 12 Eylül ve 28 Şubat’ta Milli Görüş geleneği TSK’dan ağır darbe yemiştir. Oğuzhan Asiltürk programda hayatından anekdotlar anlattı. 12 Eylül sonrasında askeri hapishanede yatarken, bir gözünde olan % 20 görme kaybının engellenebilmesi için ilaç kullanıyormuş. Ancak askeri hapishanenin kurallarına göre Asiltürk’ün kullandığı ilacın içinde bulunan bir maddeyi içeren ilaçların kullanılması yasakmış. Asiltürk çok ısrar etmesine ve ailesi ilacı getirmesine rağmen kullanmasına izin verilmemiş. Asiltürk hapishaneden çıkarken bir gözünde görme kaybı % 80’e çıkmış. Pratikte bir gözünün kör olduğunu söyleyebilirsiniz. Askerde çavuşundan tokat yinenin demokrasi kahramanı ve ordu düşmanı olduğu bir dönemde askeri müdahalelerden siyasi ve kişisel anlamda zarar görmüş bir siyasetçi olarak Oğuzhan Asiltürk’ün Ergenekon davası ile ilgili tespiti önemlidir.
Asiltürk şöyle demektedir: AKP hükümetine karşı darbe yapmakla suçlanarak tutuklanan subaylar vatansever ve milliyetçi oldukları ve ABD’nin önümüzdeki günlerde İran’ı işgaline karşı çıkacakları için Ergenekon operasyonlarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri içinde vatansever askerlere karşı komplo kurulmuştur. Asiltürk programda son sözleri olarak “Ergenekon, altını çizerek söylüyorum Türk ordusunda TSK içinde Amerikan karşıtlarının tasfiyesidir. Nokta ve bir de ünlem koyuyorum. Başka bir şey değildir. Çünkü aynı olaylar içinde şu anda Silahlı Kuvvetlerin içerisinde bir kısım insanlar var. Ama Amerikan karşıtlarını alıp ortadan kaldırmak isteniyor. Sebebi de Amerika’nın İran’a olası müdahalesinde orduyu kendi istedikleri hale getirmektir. Ama şerefli Türk Ordusu oyuna gelmez diye düşünüyorum” demiştir.
Oğuzhan Asiltürk’ün bu sözlerinin bir çok açıdan önemi vardır. Herşeyi bir tarafa bırakalım, TSK’da bu kadar general, amiral ve üst rütbeli subay tutuklanırken, NATO ve ABD’den “Ne oluyor? Acaba bilgi alabilir miyiz?” sorusunun dahi gelmemesi bence çok açıklayıcıdır. Asiltürk’ün bu açıklamasından sonra ona saldıranlar, “Ergenekon operasyonu bir NATO-ABD kararının uygulanmasıdır” diye yazan Hasan Cemal, Prof. Dr. İhsan Dağı, Yasemin Çongar, Ergun Babahan, Bülent Orakoğlu, Ali H. Arslan aynı tespiti yaptıklarında neden susmuşlar hatta alkışlamışlardır.
Bence Oğuzhan Asiltürk’ün bu duruşunun bir başka önemi de son yıllarda Harp Okulu ve Harp Akademisinden mezun oldukları halde iktidarın parti okulundan mezun olmuş gibi televizyonlarda konuşan “eski” Harbiyelilerden daha Harbiyeli olduğunu göstermesidir. Ne de olsa Asiltürk, 2220 sene önce Türk Ordusu’nu kurumsallaştıran Oğuzhan’ın ismini taşıyor.
Öte yandan herhalde 28 Şubat rezaleti ile Türk milleti ve Türk Ordusu arasında güven ve sadakat krizine neden olduktan sonra iktidara danışmanlık hizmeti sunanlar Oğuzhan Asiltürk’ün kendilerinin gösteremediği bu duruşu karşısında utanmışlardır. Utanmaları da lazımdır. Oğuzhan Asiltürk’e sağlıklı, mutlu ve bugüne kadar olduğu gibi mücadele dolu bir hayat diliyorum.

Ümit Özdağ
Yeniçağ Gazetesi / 16 Şubat 2012

Share

Yorum yok

MEDCEZİR PROGRAMI & Av.Zeynep KÜÇÜK

Malum, ülkemiz basını tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor. Aklınıza hemen tutuklu gazeteciler gelmesin, o ileri demokrasinin ayrı bir cilvesi. Kastım dışarıdaki gazeteciler. Televizyonu, gazeteyi her açtığımızda karşımıza çıkan “Misyon gazetecileri”, her koşulda siyasal erk’i destekleyen iktidar sözcüleri.

İktidar’ın rengi hiç önemli değil, bugün bu iktidarın, yarın başkasının…

Nagehan Alçı ve Rasim Ozan Kütahyalı çifti bu anlamda gösterdikleri performansla hem ideal çift hem de ideal tip olarak mümtaz basınımızın alâmetifarikası. Katıldıkları televizyon programlarında psikolojik savaşın tüm unsurlarını kullanarak, kişiler hakkında, iddiadan öteye gitmeyen isnatlarda bulunarak toplumun zihnini bulandırmaktan öte başkaca da bir kerametleri bulunmamakta. Kendilerinin çaldığı, kendilerinin söylediği programlarda neredeyse haftanın her günü vazifelerini ifa ederken, hedefte hep Cumhuriyet, TSK, Atatürk ve iktidar muhalifleri vardır. Tartışmalarda daima karşılarına çıkarılan tipler özenle seçilerek, yapılan gri propagandanın etkili olması amaçlanır. Fakat kazara sağlam bir kayaya çarptıkları zamanda bunlar kadar çabuk dönüş yapan yoktur. İzleyicinin dahi yüzünün kızardığı anlarda sunucu devreye girer hemen farklı bir konuya atlanır, ama dün bu böyle olmadı!

Beyaz TV de yayınlanan ve sunuculuğunu Latif Şimşek’in yaptığı Medcezir adlı programa katılan Av. Zeynep Küçük, Nagehan Alçı ve Talip Doğan Karlıbel’in, babası ve aynı zamanda müvekkili Veli Küçük hakkındaki iddialarına verdiği cevaplarla her ikisinin de tabiri caizse ipliğini pazara çıkarttı.

Veli Küçük’ün Almanya’da yayınlanan bir gazeteye verdiği röportajda “Türkiye de darbe yapılmalı, artık zamanı gelmiştir” şeklinde açıklamada bulunduğunu iddia eden Karlıbel, bu iddiasını gazetenin internet çıktısını göstererek ispatlamaya çalışsa da, Zeynep Küçük ortaya koyduğu delillerle Veli Küçük’ün söz konusu röportajda böyle bir ifade kullanmadığını izleyicilerin önünde ispat etti. Ardından yine Karlıbel’in bir takım banka dekontlarını çıkartarak Veli Küçük’e Almanya’dan para yardımı geldiği iddiası ise yine belgelerin orijinal olmadığı, internet çıktısı oldukları anlaşılınca söz konusu iddianın da bir kalpazanlık mahsulü olduğu gerçeğini gözler önüne serdi.

Programdan önce, sosyal paylaşım sitelerinde Zeynep Küçük ile restleşeceğim önüne şok belgeler koyacağım şeklinde iddialı mesajlar yazan Talip Doğan Karlıbel, Zeynep Küçük’ün söz konusu gazetenin orijinal nüshasını kendisinden talep etmesi üzerine türlü bahaneler ileri sürerek programın sunucusunu dahi çileden çıkarttı.

Talip Doğan Karlıbel’in geçmiş icraatları da hatırlanacak olursa, bu gazete kupürünün de kendi imalatı olduğu anlaşılacaktır. En son şike davasıyla gündeme gelen Karlıbel ürettiği sahte belgelerle kamuoyunca tanınmaktadır.

Nagehan Alçı’nın, Hrant Dink suikastının arkasında Veli Küçük olduğu yönündeki iddialarına yönelik tek bir delil sunamaması ve hararetle ileri sürdüğü bu mesnetsiz iddiayı bir takım dedikodulara dayandırması da kendisini Zeynep Küçük karşısında çaresiz bıraktı. Sözde Veli Küçük Hrant Dink’i arayıp tehdit etmiş, gazetenin önüne gidip beklemiş ve saire ve saire. Bunların hepsinin hayal mahsulü dedikodular olduğu kamuoyunun gözünden eminim kaçmamıştır!

İşin en acı tarafı “Cambaz ipte” denilerek olayın başından beri Hrant Dink suikastının faili olarak Veli Küçük hedef gösterilerek perdelenmesidir. Zeynep hanımın da işaret ettiği bu husus, umarız bir gün dikkate alınır da olayın arkasındaki güç ortaya çıkar.

Nagehan Alçı’nın bir başka iddiası da Veli Küçük’ün Alparslan Arslan ile birlikte aynı karede yer aldığı fotoğraf oldu. Zeynep Küçük söz konusu fotoğrafın Stockholm de çekildiğini ve şahsın Alparslan Arslan olmadığının sadece fiziki benzerliğinin bulunduğunun resmi kurumlarca yapılan teknik incelemelerde ispatlandığını açıklaması da bu iddiayı geçersiz kılmıştır. Bu iddianın uzun zaman önce Ergenekon mahkemesi tarafından açıklığa kavuşturulmuş olmasına rağmen hala gündeme getirilmesi yapılan gri propagandanın bir gereğidir. Amaç zihinlerde şüphe yaratmak!

Zeynep Küçük’ün karşısında iddiaları birer birer çöken Nagehan Alçı, bu seferde Muzaffer Tekin’in Veli Küçük’ün elini öperken çekilmiş olan fotoğrafı gündeme getirerek, kendince bir örgütsel hiyerarşi ortaya koyma gayreti içerisine girince, ekranlarda döndüre döndüre yayınlanan o meşhur fotoğrafın hikâyesini Zeynep Küçük açıklama zaruretinde bulundu. Olayın aslı şöyle;

Veli Küçük ile birlikte görev yapan Albay S.Ö. Muzaffer Tekin’in Kuleli Askeri Lisesinden sınıf arkadaşıdır ve ilerleyen yıllarda da dostlukları devam etmiştir. Bir sohbetlerinde Veli Küçük den bahis açılır ve S.Ö. birlikte çalıştıklarını operasyonlarda birlikte olduklarını ifade ederek Veli Küçük’ün, askerinin önünde giden son derece kararlı ve cesaret sahibi kahraman bir subay olduğunu anlatır. O tarihte Veli Küçük’ü tanımayan Muzaffer Tekin anlatılanlardan sonra, Veli Küçük’ü ilk gördüğüm yerde elini öpeceğim şeklinde ifadede bulunur.

Muzaffer Tekin’i yakın tanıyan birisi olarak sayın Zeynep Küçük’ün yukarıdaki ifadesinin tümüne şahitlik ederim. Muzaffer Tekin, devletine ve bağrından çıktığı TSK ya son derece sadakatle bağlı emekli bir subaydır. Onun için devletin bekası her şeyin üstündedir ve bu duygu, benliğinin tüm zerresine nüfuz etmiştir. Onu tanıyanlar bu gerçeği iyi bilirler. Dolayısıyla vatanın bölünmez bütünlüğü için mücadele etmiş insanlar onun için herkesin önündedir ve arkadaşının şahitliğiyle Veli Küçük de bunlardan birisidir. Bu duygularla kendi kendine söz vermiş ve Veli Küçük’ü ilk gördüğü yerde müsaade isteyerek elini öpmüştür. O fotoğraf, Muzaffer Tekin’in yüreğinde yanan vatan aşkının dışarıya yansıyan bir tezahürüdür.

Neyse düne dönelim!

Maddi dayanaktan yoksun iddiaları Zeynep Hanım tarafından bir bir çürütülen Nagehan Alçı’nın ekranda yüzüne vuran gergin ruh hali dikkat çekiciydi. Programın ilerleyen dakikalarında telefonla yayına bağlanan Hrant Dink’in kardeşi Orhan Dink ve Tomris Özden’in de iddialarına yönelik somut bir katkı sağlayamaması çaresizliğini daha da artırdı. Veli Küçük ile yeraltı dünyasından  bir takım isimleri ilişkilendirme gayreti de yine iddiadan öteye gitmedi. Zeynep Küçük bu ilişkilerle ilgili iddialar için dinlenen gizli tanık “Kıskaç” ın mahkemede verdiği ifadenin tamamen yalan olduğunun delillerle ispatlı olduğunu dile getirdi.  Nagehan Alçı en iyi bildiği şey olan demagojik üslubuyla da karşısındaki tartışmacının insicamını bozamayınca programın sonuna kadar, bozulan psikolojisinin bir tezahürü olsa gerek, telefonuyla oynayarak gergin bir görüntü sergiledi.

Meydanı boş bulduğunda atıp tutan, kanal kanal dolaşıp insanların, kurumların şerefine onuruna dil uzatan Nagehan Alçı, muhataba cevap hakkı verildiğinde mesnetsiz iddialarının kurbanı oldu. Zahmet edip 1.Ergenekon Duruşmalarını izlemeye gitmiş olsaydı yargılama safahatına bütünüyle hâkim olan Av. Zeynep Küçük’ün karşısına milyonlarca izleyici önünde zaten çıkmazdı!

Demek ki neymiş; Rezil olmamak için ya vicdanlı olacaksın! Ya da tembel olmayacaksın!

Şaka bir tarafa, en büyük gücün haklılık olduğunu dün bir kez daha gördük!

İftiraların sahibi için en kötü yanı, er-geç ortaya çıkmalarıdır. Dün bunu da izledik!

Kürşat Rüstemoğlu / 10.02.2012

Share

Yorum yok

BAŞIMIZ SAĞOLSUN

TÜRK DÜNYASININ SON KAHRAMANI,  TÜRK MİLLETİ SENİ UNUTMAYACAKTIR…

ALLAH RAHMET EYLESİN…

 

Share

Yorum yok

CUMHURİYET ŞEHİDİ KUBİLAY’I ŞEHADETİNİN 81.YILINDA SAYGIYLA ANIYORUZ..

23 Aralık 1930   Ruhun Şad Olsun…

Share

Yorum yok